ABD eski ilkelerine döndü

Başkan Bush'un ikinci döneminde halka hitaben ilk konuşmasındaki en önemli nokta, bir kelimeyi hiç ağzına almamasıydı: Terör.
Haber: ROBERT KAGAN / Arşivi

Başkan Bush'un ikinci döneminde halka hitaben ilk konuşmasındaki en önemli nokta, bir kelimeyi hiç ağzına almamasıydı: Terör. Şimdiye dek teröre karşı savaş, yönetimin dış politika paradigması olmuş, Ortadoğu'da demokrasiyi ilerletirken Rusya ve Çin'de antidemokratik uygulamalara göz yummak gibi birbirine zıt ve ahlaki açıdan çelişkili politikalara kendi içinde birlik ve tutarlılık kazandırmıştı.
Bush'un bu seferki konuşmasının ana teması olarak haliyle yine teröre
karşı savaştan bahsetmesini bekledik.
Bunu yapmamış olması, Bush'un son beş yıla bakışında dikkat çekici bir gelişmeye işaret ediyor. Bu gelişme üç aşamadan geçti. Birincisi gerçekçi kısıtlamalar aşamasıydı. Bush bu göreve kendisinin, Kongre'deki Cumhuriyetçilerin çoğunun ve muhafazakârların büyük kısmının Clinton yıllarının ahlaki ve 'insancıl' aşırılıkları olarak gördükleri olayların ardından Amerika'yı bu aşırılıklardan çekip çıkarma niyetiyle geldi. Dar anlamıyla 'milli menfaatleri', dış ülkelere müdahale ederken çok daha seçici bir yaklaşım göstererek kollayacaktı.
Ardından 11 Eylül saldırıları gelince, Bush dış politikada ikinci aşamaya geçti: teröre karşı savaş. ABD'yi Soğuk Savaş'la aynı ölçekte ve aynı ahlaki şevkle (Soğuk Savaş'ta müttefiklere gösterilen ihtimam olmasa da), bir kez daha küresel müdahale durumuna getirdi. Ayrıca köktendinci İslamcı terörle mücadele etmek için Müslüman dünyada demokratik reformların, hatta ulus inşa etmenin gerektiğine inanmaya başladı. Afganistan'daki seçimlerin başarılı geçmesiyle daha da güçlenen bu kanaat, Bush'un önceki dönemlerde gösterdiği gerçekçiliği ile yeni yeni yeşermeye başlayan idealizmini harmanlamasına yol açtı. Neticede Ortadoğu'ya demokrasi götüren ahlak politikası da, Moskova ve Pekin'deki otoriter rejimlerle ittifaklar
da, Amerika'nın milli menfaatleri üzerine yapılmış detaylı hesapların sonuçları olarak karşımıza çıktı.
Bush hâlâ 'Amerika'nın hayati çıkarlarıyla en derin inançlarımızın aynı olduğunu' iddia ediyor olsa da, geçen haftaki konuşmasında bunun bir adım ötesine geçti. Geldiği üçüncü aşamada Bush, Amerikan dış politikasını evrensel ilkelere, Bağımsızlık Bildirgesi'ne ve Lincoln'ün sözünü ettiği 'tüm zamanlarda, tüm insanlar için geçerli olan soyut gerçeğe' dayandırdı. Amerikan dış politikasının hedefi artık, demokrasiyi sırf demokrasi olduğu için, şu veya bu tehdidi aşan amaçlarla yaymak oldu. Kısacası Bush, teröre karşı savaş politikasından çark etti.
Başkan, bu noktada eski kafalı muhafazakârlardan çoğunun desteğini kaybedebilir. Ortaya koyduğu hedefler, muhafazakârlığın antitezleri. Bunlar devrimci hedefler. Ama diğer yandan da (Amerikan muhafazakârlar genellikle bunu kabul etmek istemese de) son derece Amerikalılar, çünkü ABD'nin bizzat kendisi devrimci bir güç. Bush özüne, karşıdaki tehdit ne olursa olsun Amerikan dış politikasını şekillendirmiş olan evrensel ilkelere döndü. James Madison'un 1823'teki "Çağımızın en büyük mücadelesi özgürlükle despotizm arasındadır," sözlerinin sonrasında, kuruculardan bugünlere gelinceye dek Amerikalılar, dünyaya hep bu mücadele çerçevesinde bakmıştır.
Pek çok kişi Bush'un son ifadelerine şüpheci yaklaşacaktır, bu da anlaşılabilir bir tepki. Truman 1947'deki "Özgür halkları desteklemek, ABD'nin politikası olmak zorundadır" sözlerinin hemen ardından İspanya'nın faşist diktatörü Fransisco Franco ile yakın ilişkiler kurmuştu. 'Özgürlüğün ayakta kalmasını ve devamını güvence altına almak için her bedeli ödemeye, her yükü sırtlanmaya' hazır olduğunu söyleyen Kennedy, bir yandan da Latin Amerika'daki diktatörleri desteklemekten geri kalmamıştı. Keza Reagan da 1982'de 'küresel özgürlük kampanyası' ilan ederken Sovyet Blokundan bahsediyordu; Ferdinand Marcos, Augusto Pinochet veya Güney Kore'deki askeri cuntadan değil.
Fakat başkanların ağızlarından çıkanların sonuçları da vardır. Nitekim ilk içgüdülerinin aksine Reagan, halka kendi ağzıyla açıkladığı demokratik ilkelerin de zoruyla, bu diktatörlerin koltuklarını altlarından çekivermişti. Bush da bu sözleri söylerken Çin'i değil, İran'ı ve bazı Arap ülkelerini kastetmiş olabilir. Ancak Çin muhaliflerini bir kez daha hapse attığında veya Vladimir Putin Rus halkının özgürlüklerini biraz daha kırptığında, insanlar Bush'a "Amerika, hapisteki düşünce suçlularının zincirlerini tercih ettiğini düşünmeyecektir" sözlerini hatırlatacaktır.
Bush söyleminin farkında
Bence Bush evrensel söyleminin getireceği sonuçların farkında. Ukrayna'da demokrasiyi Putin'le ilişkisine tercih etmesi, teröre karşı savaşı aşan paradigmanın ilk örneğiydi. Asya'da da, Çin yerine demokratik müttefikleri Amerikan stratejisinin merkezine yerleştirecek bir stratejik yeniden değerlendirmenin eşiğinde olabiliriz.
Teröristlere karşı savaş Amerikan ulusal güvenlik çabalarının temel odağı olarak kalmaya devam etmeli, zira terörist saldırıların önünü alamazsak bedelini ağır öderiz. Ancak teröre karşı savaş, Amerikan dış politikası için hiçbir zaman tek başına yeten bir paradigma olmadı. Dünyada diğer ülkelere destek vermek için fazlasıyla dar, fazlasıyla kısıtlı, ideal olmaktan fazlasıyla uzak kaldı. Amerika'daki muhafazakâr ve gerçekçi kesimle Avrupa'daki asabiler, Bush'un bu yaklaşımı karşısında geri adım atacaktır. Amerikan dış politikasını Bağımsızlık Bildirgesi'nin her daim geçerli ilkelerine dayandırmanın pragmatik değeri, bu ilkelerin evrensel arzuları yansıtmasından gelir. Böyle bir politika, dışarıda teröre karşı savaşa oranla daha fazla destek toplayabilir, içeride de enternasyonalist bir dış politikaya kalıcı destek sağlayabilir. Bush'un şu anda ilan ettiği yüksek düzeyde gerçekçilik bu.
(Carnegie Uluslararası Barış Enstitüsü'nde kıdemli akademisyen, 24 Ocak 2005)