ABD karşıtlığı azalacak

Japonya Başbakanı Junichiro Koizumi Amerika ile ittifakı güçlendirme
çabasıyla meşgul. Geçen aylarda hükümet üyeleri ABD ile yeni ortak askeri düzenlemeler yapılacağını duyurdu.
Haber: VICTOR DAVIS HANSON / Arşivi

Japonya Başbakanı Junichiro Koizumi Amerika ile ittifakı güçlendirme
çabasıyla meşgul. Geçen aylarda hükümet üyeleri ABD ile yeni ortak askeri düzenlemeler yapılacağını duyurdu.
Bu arada Fransa'nın Jacques Chirac'ı ve Almanya'nın Gerhard Schröder'i tam tersini yapmaktalar. Tümüyle Avrupalı olan bir askeri gücün NATO ile rekabet edeceğinden gururla dem vuruyorlar ve durgun ekonomilerinin Amerikan modeline teslim olmayacağını ısrarla söylüyorlar.
Elbette ABD ile ilişkilere yönelik bu dikkat çekici derecede farklı yaklaşımların, Irak savaşından sonra iyice keskinleştiğine tanık olduk. Japonya hemen asker gönderirken, Almanya ve Fransa Amerika'nın Saddam Hüseyin'i devirme çabalarına aktif muhalefet sergiledi.
Bununla birlikte ABD ile ilişkilerinde ne Japonya hep sıcak ne de Avrupa hep soğuk olmuştur; ve bu ülkelerin Amerika'ya yönelik çok farklı tutumlarının arkasında büyük ölçüde mevcut küresel stratejik gerçeklikler var.
Aynı Transatlantik ilişkileri gibi, Japon- Amerikan ortaklığı da 2. Dünya Savaşı'nın küllerinden doğdu ve 1970 ve 80'li yıllar boyunca Japonya Amerikan karşıtlığına oldukça eğilimli bir tavır sergiledi.
Japon solcuları o dönemde Amerikan birliklerinin çekilmesi için büyük çaba
harcadı. Japon sağı bize Japonya'nın teknolojik üstünlüğüne dair dersler vermeye girişti ve Amerika'nın adil ticaret konusundaki azarlarını 'hiç kaale almayan' boyun eğmez bir yeni nesle sahip olmakla övünüp durdu.
Okinawa'daki birliklerimize dair koparılan yaygara, Almanya'daki ABD askerlerinden duyulan rahatsızlığı her zaman geride bıraktı. Ne de olsa
Japonya kültürel bakımdan Amerika'ya Avrupa'nın olduğundan çok daha uzaktı.
Peki o zaman niye Japonya aniden sıcak tavır sergilerken Avrupa soğuk davranmaya başladı? Bush yönetimi Berlin'de öcü, Tokyo'da melek mi?
Hayır. Cevabı, Çin'in yükselişi ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünde aramak gerekiyor. Japon hükümeti için Çin ve onun nükleer patronu konumundaki Kuzey Kore soyut birer tehdit değil. Tam tersine, Japonlar bu ülkelerin sahip olduğu füzelerin menzili dahilinde.
Avrupalılar Çin'in ali kıran başkesen kapitalizminin sadece kârlı ticaret
anlamına geldiğini sanırken, Japonlar bu dinamizmin arka bahçelerinde yeni bir kabadayı yaratma ihtimalinden korkuyor.
Japonya, komşusu Çin uyuduğu sırada Amerikan karşıtı yaygaralar koparırken, Avrupa sınırlarında 300 Sovyet tugayına karşı duran bize dostça davranıyordu.
Ahlak mı dediniz? Bazıları için yanı başındaki komünist tehdit ortadan kalktığında ABD'yi çöpe atmak eğlenceli bir spor olabilir, fakat başka bir tehdidin ortaya çıkmasıyla telaşa kapılan başkaları için bu o kadar kolay değil.
Elbette ülke içi politikalar, ticaret meseleleri ve sakar Amerikan diplomasisi de ABD'nin imajının dışarıda şekillenmesinde etkili olur. Fakat bir hükümetin Amerikan karşıtı söylemini ağırlıklı olarak belirleyen şey, kendi çıkarlarıdır.
George W. Bush'un 'Onların defterini dürelim' söylemi üzerinde koparılan onca yaygaraya rağmen, ABD'nin uluslararası alandaki görece popülerliğini belirleyen ve bizim kontrolümüz dışında olan bir dizi tarihi ve coğrafi faktör söz konusu. Danimarka ve Hollanda gibi küçük ülkeler geçen asırda Alman Reich'ı tarafından iki kez işgal edildi. Doğu Avrupa yutuldu
ve hemen yanındaki Ruslar tarafından neredeyse yerle bir edildi. Sonuç olarak, bu ülkeler ABD'ye karşı, savaş sonrasının daha büyük ve güvende Fransa ile Almanyası'ndan daima daha sıcak davranacaktır.
ABD'ye yönelik bakış aynı zamanda sürekli değişim halinde. Sözgelimi Yunanistan, vaktiyle Avrupa'daki en Amerikan karşıtı ülkeydi; ABD'nin geçmişte Atina'daki rezil diktatörlere verdiği destekten dolayı anlaşılabilir yaralar taşıyordu.
Fakat Avrupa Birliği artık bir güven kapısı değil ve hâlâ askeri güçten yoksun; bu yüzden müşkül bir durumda ne işe yarayacağını kestirmek güç. Yanı sıra Yunanistan'ın kadim hasmı Türkiye, İslami köktenciliğe yönelik kaygılandırıcı sinyaller veriyor, Ege'deki kışkırtıcı uçuşlar yapıyor ve Kıbrıs konusunda sert konuşuyor. Yani uzlaştırıcı ve askeri güce sahip ABD ve onun Altıncı Filosu, Yunanlılara birdenbire o kadar da hegemonyacı görünmemeye başlıyor.
Gelelim vaktiyle Amerikan karşıtlığının Üçüncü Dünya'daki membası olan Hindistan'a. Kolayca edinilen Amerikan işleri, hasım bir Çin'den duyduğu korku ve (hem kendi içinde hem de nükleer Pakistan'da) radikal İslam'a yönelik endişeleri nedeniyle Hindistan ABD'yi artık potansiyel
bir düşman olarak görmüyor. Bütün bu bocalamalara rağmen Amerikan süper gücünün tavrı neredeyse aynı kalıyor. Ve bütün bu yaygaraya
ve öfkeli köşe yazılarına rağmen, güçlü, demokratik ve yardım etme niyetindeki bir ülke sıfatıyla o kadar da kötü görünmüyor.
Irak sonrasında Almanya, Fransa ve Arap otokrasilerinin yüksek sesli düşmanlığından bir küresel konsensüs çıkacağını sanmıştık. Çıkmadı.
Biz konuşurken dünya değişiyor. Çin ve Hindistan gibi yeni ekonomik güç odakları, terörizme dair ortak kaygılar, Müslüman köktendinciliği ve AB ile BM'nin ne kadar zayıf olduklarının herkes tarafından görülmesi, bu kestirme Amerikan karşıtlığı dalgasının çok geçmeden geri çekileceği beklentisi doğuruyor.
Aslında bu çekilme başladı bile. Bugün giderek zayıflayan ve endişeye kapılan Avrupa'nın, Japonya'nın sıcaklığını takip edeceği günler çok uzakta değil.
(Victor Davis Hanson, tarihçi, Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsü'nde öğretim görevlisi, 17 Haziran 2005)