ABD Özbekistan sınavında

Özbekistan'da yaşanan kanlı olaylar ABD için çok önemli bir demokrasi sınavı teşkil ediyor. Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan ve Lübnan'daki halk hareketleri Washington'un stratejik çıkarları ile çatışmadı.
Haber: ÖMER TAŞPINAR / Arşivi

WASHINGTON - Özbekistan'da yaşanan kanlı olaylar ABD için çok önemli bir demokrasi sınavı teşkil ediyor. Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan ve Lübnan'daki halk hareketleri Washington'un stratejik çıkarları ile çatışmadı. Oysa şimdi durum farklı. Bu sefer devrilme riski yaşayan rejim Washington'ın yakın müttefiki.
ABD, Taşkent ile kapsamlı bir askeri ortaklık içinde. Kerimov diktatörlüğü altındaki Özbek yönetimi, Washington'a yanı başındaki Afgan operasyonu başladığından bu yana önem-li lojistik destek sağladı. Bu nedenle Andican'daki kan banyosu Washington'ın 'stratejik çıkarları' ile 'demokratik idealleri' arasında beklenmedik bir sorun yaratmış durumda.
Sivillere ateş açıp, kadın, çocuk ayrımı yapmadan 500'den fazla masum insanı öldürmek despotizm ötesi bir vahşet örneği. Bush yönetimi kendine biçtiği 'özgürlük ve demokrasi havariliği' misyonunu biraz olsun ciddiye alıyorsa (ve dünya tarafından ciddiye alınmak istiyorsa) Taşkent ile arasına hemen siyasi mesafe koymalı. Olayları pasif bir şekilde kınamak yerine büyükelçisini geri çekmeli ve Andican'daki kan banyosu hakkında bir uluslararası soruşturma komitesi oluşturmalı. Aksi takdirde ABD'nin zaten pek parlak olmayan demokrasi konusundaki inandırıcılığı daha da sorunlu hale gelecek.
Bush yönetiminin demokrasi konusundaki inandırıcılığı sorunlu, çünkü Özbekistan Washington'ın otoriter ortaklarından sadece biri. ABD'nin 'demokrasi ve özgürlük' söylemini anlamsız kılan daha bir çok örnek var. Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Tunus akla ilk gelenler. Washington bu ülkelerle dirsek teması içinde kalıp, sadece Suriye ve İran'ı sorun olarak görmeye devam ettikçe demokrasinin sadece 'anti-Amerikan' rejimler için elzem olduğu izlenimi devam edecek.
Mısır ve Suudi Arabistan
Otoriter ama ABD dostu gözüken rejimler ise ayakta kalmaya, hatta ABD'den ekonomik ve askeri destek almaya devam edecek. Bu nedenlerle Özbekistan'da yaşanan trajedi ABD için en ciddi demokratik sınav. Amerika dostu diğer otoriter rejimler ve özellikle Mısır ile Suudi Arabistan'ın, Washington'ın Kerimov'a tepkisini çok dikkatli şekilde takip ettiğinden emin olabilirsiniz. Zira, yarın aynı durumda kendilerini bulmaları hiç de küçük bir ihtimal değil.
Beyaz Saray yönetiminin, kendisine yakın duran otoriter rejımlere yönelik desteğine şaşırmamak elde değil. Oysa 11 Eylül 2001 terörist saldırıları her şeyi değiştirmiş gibiydi. Ortadoğu'da demokrasi niye yeşermiyor sorusu 11 Eylül'den önce sadece akademik öneme sahipken, terör şoku bu konuyu Amerika açısından bir ulusal guvenlik meselesine dönüştürmüştü. Gözü açılan Amerika artık 'bölgesel istikrar' yerine 'bölgesel transformasyon' isteyecekti.
İşin özünde Amerika'daki yeni muhafazakâr kadro Ortadoğu ile ilgili analizini son derece isabetli bir şekilde yapmıştı: Otoriter rejimler siyasi İslam akımının başlıca körükleyicisi durumundaydı. Neden mi? Çünkü bu baskıcı rejimler kurduklari polis devleti sayesinde hiçbir siyasi muhalefete izin vermezken, bir tek camiler, yani dini örgütlenme, göreceli olarak mümkün kalıyordu. Demokrasi eksikliği nedeniyle din dışında bir başka siyasi alternatif yoktu. Camilerde örgütlenen toplumsal direniş ise kaçınılmaz olarak siyasi İslam'ı güçlendiriyor ve böylece dini siyaset ile bütünleştirip radikalleştiriyordu .
Gittikçe güçlenen İslamcı akımlar ise içerdeki baskıcı rejim kadar bu rejimin dış destekçisi ABD'yi hedef almayı planlıyordu.
İşte bu nedenle Paul Wolfowitz gibi önemli neo-conservative beyinler, 11 Eylül'ü yeni bir ABD dış politikası için milat kabul etti. Artık Arap dünyasında demokratikleşme konusunu 'idealist' bir söylem olmaktan çıkmış terorizmi engelleyecek 'realist' bir ulusal guvenlik meselesi haline gelmişti.
Saddam tercihi
Fakat iş hedef seçmeye gelince ABD işin kolayına kaçtı. 11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren kadro ve örgüt Ortadoğu'daki köktendinci terör sorununun Suudi Arabistan ve Mısır'dan kaynaklandığını açık bir biçimde ortaya koymustu. Resmi bakımdan Amerika'nın müteffiki görünen ancak toplumsal temelde İslamcı örgütlenmenin çok güçlü olduğu bu iki ülkede Amerika maalesef temkinli davranmaya karar verdi ve böylece idealizm ile realizm arasındaki zor dengenin kurbanı oldu. Ancak Washington gene Ortadoğu'da 'istikrar' yerine 'transformasyon' mesajı vermek niyetinde olduğu için daha az riskli gözüken ve zaten nefret edilen Saddam Hüseyin rejimi göze kestirildi. Demokratizasyon açısından Irak daha az riskli gözüktü.
Rejimi anti-Amerikan, ama toplumu anti-Amerikan olmayan doğal ve kolay bir hedef olarak belirdi. Fakat seçilen bu hedefle 11 Eylül arasında doğru dürüst bir baglantı olmaması ciddi bir uluslararası meşruiyet sorununu yarattı ve savaşa giden yolda transatlantik krizi beraberinde getirdi. Bütün bu nedenlerle iki konu, Saddam Hüseyin'in elindeki kitle imha silahları meselesi ve bölgeye demokrasi getirme havariliği, Bush yonetimi tarafından Irak savaşını meşrulaştırıcı unsurları olarak ön plana yerleştirildi.
Evdeki hesap ve çarşı
Fakat Washington yönetimi söz konusu iki alanda da çuvalladı. Kitle imha silahları bulunamadı. (Burada, komplo teoricilerine bir soru: Sizce ABD neden sanki bulmuş gibi yapmadı? Herşeye muktedir CIA, neden bu türden bir cinlik düşünmedi? Cevap: Artık komplo teorilerinden vazgecmek gerek.) Demokrasi alanındaki umitler ise kısmen hâlâ ayakta kalmasına rağmen, Lübnan'da ve Filistin'de olup bitenler, Irak'tan çok Arafat ve Hariri'nin ölümlerine bağlantılı olarak gelişti.
Öte yandan Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan'da 11 Eylül'ü besleyen otoriter dinamikler ve siyasi İslam dalgası hâlâ sapasağlam ayakta. İşte bu nedenlerle ABD'nin kendine biçtiği demokrasi misyonu hâlâ inandırıcılıktan uzak duruyor. Hele Taşkent'ten bakınca iyice uzak gözüküyor.

Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü