ABD'li bir Ermeni'nin Türkiye gezisi

'Oturup caminin yanındaki kahvede birer çay içtik. Ayrılırken George'a sordum 'Yaşadıklarını, gördüklerini yazacak mısın George?' dedim. 'Elbet' dedi, 'çünkü ben artık ne Amerikalıyım, ne Ermeniyim, ben Anadoluluyum...' Sağdan soldan kışkırtmalar olmazsa Ermenilerle iyi dost olacağız, hem de çok iyi. Onlar da Anadolu toprağının filizleri...
Haber: İLHAN BAŞGÖZ / Arşivi

Jeorge Naknikian Indiana Universitesi Felsefe bölümünün başkanı idi. Şimdi aynı üniversiteden benim gibi emekli oldu. Jeorge’un dedesini Şebinkarahisar’da, 1915 olaylarında öldürmüşüz.. Türkçeyi babasından öğrenmiş, sesi dehşetli güzel. Eli kulağa atıp ta bir Kadifeden Kesesi türküsünü söylerse hayran kalırsınız. Dış gurbetin yalnızlığında bu size kültürünüzden tam bir şölen gibi gelir. Bütün Türkiye’li Ermeniler gibi onda da bir sevgi ve nefret kompleksi var. Türkiye’ye hem çok kızıyor, hem de Türkiye’yi çok seviyor. Nasıl tanıştık hatırlamıyorumn.Her halde Indiana Universitesinde bir yerlerde karşılaştık. Dost olduk. Evime gelir tavla oynarız. Ben ona Koca Gavur derim, güleriz.
George Türkiye’ye gelmek istiyor, ama korkuyor. Annesi “gitme Türkler seni öldürürler” diyormuş. 1976 larda filan olmalı. Benim Amerika’dan Türkiye’ye geleceğim bir bahara dek geldi. George’a “Haydi” dedim, “Türkiye’ye gidelim, ben seni korurum merak etme.” Atladık Türk Hava Yollarının bir uçağina Ankara’ya geldik. Bir iki gün kalıp Ankara’yı dolaştık. Sonra, atladık bir otouse ver elini Çorum. Çorum üzerinden Şebinkarahisar’a, George’un memleketine gideceğiz. 

İğde kokusu
Çeltiğe yaklaşırken otobüsümüzün lastiği patladı. Lastik tamir edilene kadar yol boyu yürüdük. Bahar, etrafı burcu burcu iğde kokuları sarmış. Baharda Anadolu toprağı şöylee bir silkinir, kış uykusundan bahara döner. O vakit Anadolu toprağının tadına ve kokusuna doyum olmaz. Açıklı, koyulu yeşilin her çeşidi sizi cömertçe kucaklar. Haziran dedi mi bozkırdan bir saman sarısı bunaltır sizi.
Bir iğde ağacının gölgesinde dinlenen bir köylüye selam verdik. “Iğdelerinden küçük bir parça alabilir miyiz, pek güzel kokuyor,” “Büyücek bir dal koparın ne olacak, Allahın iğdesi dedi.” Bu Allahın iğdesi sözü ta Eski Romadan gelir. Ordan Yunan’a, Osmanlı Anayasasına ve Anayasamıza geçmiştir. Anadolu’nun eski kültüründe dağlar, ormanlar, göller Ana Tanrıça’nın yaşadığı yerler sayılırdı. Oralarda kişisel mülkiyet olmazdı. Kutsal yerlerdi oralar. Allahın dağı, Allahın gölü, Allahın ırmağı bu inanıştan sürüp gelmiştir. Hani ormanları oturmaya açmak istiyoruz ya bugün. Bin yıllar süren bir geleneğin de kırılması demektir bu.
Küçük iğde dallarını kopardık, konuşurken, bahçe sahibi: “İçeri buyurun, size bahçemden gül toplayım, kendim yetiştirdim,” dedi. Yolcu idik, kabul etmedik. Bir ara kayboldu bizimle konuşan adam. George’a dedim ki “Bu adam bize gül toplamaya gıttı.” “Hadi canım,” dedi, “bizi tanımaz, bilmez neden gül toplasın bize?” Biraz sonra elinde iki demet gülle, Aşir efendi geldi. Gülleri Verdi. “Gül kokusu mübarektir, buyurun içeri gelin, bir kahvemi için, bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” demez mi Aşir Efendi. George Türkçeyi biraz anlar, Ben tercüme ediyorum. Davranışını görmek için “Aşir Efendi benim arakaşım Ermenidir” dedim. Ne demekmiş o da Allahın kulu değil miymiş. Aşir Efendi 72 buçuk millete bir gözle bakarmış. George, ilk şokunu bu cevapta yaşıyor. Aşir Efendi ısrar ediyor, ille bir kahvesini içmeli imişiz, akşam yeemeğe de kalmalıymışız, bize pilav pişirirmış, bir de tavuk kesermiş. rakısı da varmış. Gece de konuğu olmalıymışız. Biletlerimiz varsın yansınmış. Yarın biletimizi alacak kadar parası da varmış. George bu konukseverlikten şaşkına döndü. “Bu adamı daha evvel tanıyor muydum? Hayır tanımıyordum. “Sor bakalım” dedi “ Bu adam tipik bir Müslüman mı imiş?” Sordum, Aşir Efendinin cevabı.: “Müslümanım, Allahı bir bilirim, Peyganberi hak bilirim. Bence Müslümanlığın esası budur.” “Aşir Efendi siyasetle ilgin var mı?” Aşir Efendi sosyalistmiş. George’a söyledim. “Sor bakalım Sosyalizmden ne anlıyormuş?” Sordum. “ Biz ne kimsenin sırtına binerik, ne kimseyi sırtımızda taşırık”dedi Aşir Efendi. Onun sosyalizm anlayışı George’u hayran bıraktı.

‘Ecevit faşizm olsa...’
Aşir Efendi 30 yıl Kelkit kömür madeninde çalışmış, emeklik olmuş, bu bahçeyi şenlendirmiş. Ecevitçi. “Eğer “ diyor “Ecevit faşizm olsa onu da başımızdan atarık.”
Aşir Efendiye veda edip ayrıldık. Aldı George’u bir düşünce. Ağzını bıçak açmıyor. İçinde fırtınalar koptuğu belli. Ben de üsteleyip bir şey sormuyorum.Tokat’a vardık Benim Tokat’ta iki yıl edebiyat öğretmenliğim vardır. Orada öğrencilerim var. Kaleyi geziyoruz. Yanımıza üç sıkılgan ve saygılı çoçuk geldi. Utana utana kim olduğumuzu sordular, söyledik. 10-12 yaşlarında öğrenciler, ikisi imam hatipli, biri ortaokullu. İmam olacakları yokmuş, ama giriş sınavsız ve okul yatılı olduğu için imam hatibi seçmişler. Bizimle dolaştılar, tatlı çocuklar, bize akıllı sorular sordular. George’un pek hoşuna gitti çocuklar.. “Ben” dedi “aşağıda bu çocuklara dondurma ısmarlamak istiyorum”. Çocuklar kabul ettiler, aşağı parka indik, onlar otururken ben öğrencilerimi görmeye gittim, biri eczacı olmuş, öteki ziraat mühendisi. Ne güzel öğretmen olmak. Kendi çocukların gibi seviyorsun öğrencilerini, onların başarısı seninmiş gibi oluyor.
Biz öğrencilerimizle lafa daldık, ben geciktim. George çocuklara dondurma ısmarlamış, ben gecikince çocuklar fısıldaşmışlar, George’a demişler ki “Amca siz bize dondurma ısmarladınız, biz de size bir çay ısmarlıyacağız, yoksa ayıp olur.” Paralarını denkleştirip George’ biur çay ısmarlamışlar. Ben gecikince George demış ki, “Çocuklar siz gezintinize devam edin, benim için burada beklemeyin”., En büyüğün cevabı : “Olmaz amca, siz garipsiniz, arkadaşınız gelene kadar sizi yalnız bırakamayız.” Ben dönüyorum, George uzaktan el, kol işaretleri ile bir şeyler söylemek istiyor. Yaklaşınca heyecanla “ İlhan bu çucuklar bu terbiyeyi nereden aldılar?”, diye sordu ve heyecanla olanları anlattı. “George” dedim, “bunlar Aşir efendinin çocukları olmalı. Aynı kuşaktan geliyorlar.”

‘Aramıza kan girmemeliymiş’
Ş. Karahisara gidemedik. Yol bozukmuş, ordan atladık otobüse ver elini Sivas. Çamlıbel’de Köroğlu çeşmesinden buz gibi su içtik, vardık benim meleketim Sivas’a. Ben orta okul ve liseyi Sivas’ta okudum. Tanıdıkları, akraba eşi dostlu bulduk. Bir kaç gün Sivas’ta kaldık. Hısım, Akraba George’u da beni de evlerinde yatırdılar, ağırladılar.
Sivas hükumet konağinın önündeyiz bir gün. Ben bir gazete almaya gittim. George da bir simit almak istemiş, yüz kuruş. Geroge’un parası çıkmamış, 75 kuruş vermiş. Tablası başında simitçi çocuk, “olsun amca sonra verirsin” demiş. “Ben Amerikalı, gelmek yok” filan derken çocuk anlamış. “Öyleyse amca o 25 kuruş sana hediyem olsun” deyivermiş. Ben döndüm, George’da bet beniz kireç gibi, boynuma sarıldı, hüngür, hüngür ağlıyor. Ben de onu kucakladım. İki ak saçlı adam Sivas Hükumet konağının önünde birbirine sarılmış ağlıyorlar. Etrafımıza toplanıp bize yardım teklif edenler oluyor. Ben “hayrola ne oldu George, niçin ağlıyorsun?” diye sordum. George simitçi çocuğun yaptığını anlattı ve hüngür hüngür ağlayarak bana dedi ki “İlhan, bu güzel insanlarla bizim aramıza kan girmemeliymiş.” Öyle zannediyorum
ki o an George bütün korkularından, kinlerinden yundu arındı.
‘Ordan Yeni Çubuk köyüne vardık. Teyzem orada oturur. Habersizce kapıyı itip, içeri girdik. Teyzem Lütfiye Hanım, tandırda açık ekmek pişiriyor. Beni görür görmez, “Amanın, kadan alıyım İlhanım gelmiş” diye fırladı, kucaklaştık. Bize yumurta, soğan ve açık ekmekle (lavaş) birer dürüm yaptı. 
George’un yediği en lezzetli sandviç bu imiş. Ve bana dedi ki “İlhan benim de annem bana gadan alayım” derdi.
Köyde bir Kürt ailesinin düğünü varmış, kim olduğumuzu bile sormadan bize buyur ettiler. Rakı şarap, yiyecek masamız doldu. Ilkin ev sahipleri, sonra konuklar sıra ile gelip elimizi sıkıyorlar, “Hoş geldiniz” diyorlar. George’un keyfinden ağzı kulaklarına varıyor. “Haydi bakalım bu kadar yemek
bedava olmaz, bedelini ödemek gerek, at bakalım eli kulağa.” George ‘Kadife’den Kesesi’ni söyleyince yer yerinden oynadı.
Masamıza yeni yiyecekler, gelip George’a sarılmalar, elini öpmeler. George ne yapacağını bilemiyor, keyfi yerinde. “Teşkür, teşkür” deyip duruyor. Gemerek’ten, Kömeren’den akrabalarım da düğünde.
Hepsi bizi köyüne, evine davet ediyor. Kimi “Ermeni Satenik bizim komşumuzdu, iyi insanlardı” diyor. Kimi “Bizim evi Toros usta yapmış” diyor. Kimse de kinden, nefretten eser yok . Belki biraz suçluluk var içlerinde. Çıbık’la Karacalar’ın arasında Mencikon’un değirmeni denen bir değirmen vardı. Sonradan öğrendim ki Mencikon pek varlıklı, iyilik sever bir Ermeni imiş.Çayın üstündeki taş köprüyü de o yaptırmış

Ermeni komşular
Babam Gemerek’te otuz üç yıl ilk okul öğretmenliği yapmış. Orada evlenmiş, bizler altı kardeş orada doğmuşuz. Ben ilk okulu son sınıfa kadar, Gemerek’te okudum. Babam orda bir ev yaptırmış. Şimdi, başkalarının oturduğu evimizi ziyaret ettik. O vakit bana büyük görünürdü, meğer küçücük bir evmiş. Karşılıklı iki oda, ortada aralık, mutfak veya tandır evi ve anbar. Dışarda bir de ahır ve samanlık varmış. Gaz lambası ile ders çalıştığım odada George gezinin en büyük surprizi ile karşılaştı. Tavanda Arap harfleri ile “Bu evi yapan Toros Usta” yazıyor. George’a söyledim. “Yani bir Müslüman hocanın evini bir Ermeni Usta mı yapmiş?” dedi. “Evet.” Ama bu da ne ki? Ermeni komşularımızın törenlerinde biz de kızıl yumurta kaynatarak kutlardık. Bir Müslüman bir Ermeni’nin bayramını kutlar mı? Dahası var, hasta bir Müslüman Hoca Efendinin duası ile iyi olmazssa gider bir de Papaz efendiye okunurmuş. Bir Ermeni de aynı şekilde Hocaya. Anadolu Müslümanlığıdır bu ve Anadolu Ermeniliği.
Oturup caminin yanındaki kahvede birer çay içtik. Ayrılırken George’a sordum “Yaşadıklarını, gördüklerini yazacak mısın George?” dedim. “Elbet” dedi, “çünkü ben artık ne Amerika’lıyım, ne Ermeni’yim, ben Anadolu’luyum.”
Onu Amerika’ya yolcu ettim Ankara’dan. Ama Georoge Amerika’daki Ermeni organizasyonundan ve Indianapolis’teki Ermeni kilisesinden ürktü, yaşadıklarıni yazamadı.

Bir başka öykü
Size pek dokunaklı bir Ermeni sıcaklığının hikayesinu daha anlatayım. Dostum Hale Koray bunu Milliyet Blog’da yazdı. Onun uzun yazısından küçük bir parça:
İlhan hoca, “Ha le sen anlat” dedi. Anlatıyorum: “Oğlum küçüktü.
Bir gün eve geldi ve kuru temizlemecide çok tatlı bir Türk teyzeyle tanıştığını anlattı. ‘Öyle mi, kimmiş, ismi neymiş?’
‘İsmi Anna’ ‘Oğlum Anna Türk ismi değil ki. Yanlış anlamışsındır. Handan filan olmasın.’ ‘Yok anne’dedi ‘Vallabilla ismi Anna. İstanbullu.’ Ben de gidip İstanbullu Anna hanımı bir göreyim dedim. Anna Loloyan ve ailesi ile tanışmam böyle oldu. Loloyan ailesi İstanbul, Kurtuluş’ta yaşarmış ABD’ye göçmeden önce. Aile erkeklerinin kimisi kuyumcu, kimisi terzi. Anna evine davet etti. Gittim. İçerden bir İbrahim Tatlıses müziği duyuldu. Ayağıma terlikler verdiler. Kahve içtik, fal kapattık. Yıllar boyunca dostluklarını esirgemediler. Sonra baba Loloyan, Ohannes vefat etti. Ailece klisede anma törenine gittik. Anna’nın annesi Nazlı teyze çok hanım, esaslı bir kadın. Birgün evlerine gittiğimde baktım Nazlı teyze namaz pozisyonunda dizlerini kırmış oturuyor. Başında beyaz namaz örtüsü, elinde tesbih mırıl mırıl dua ediyor. ‘Hımmm’ dedim kendi kendime. ‘Nazlı teyze dönme anlaşılan. Zaten ismi de Ermeni ismi değil’ (Oysa ailede bir de Gülbahar gelin var). Kadının duası biter bitmez “Nazlı teyze sen dönmesin değil mi” diye
sordum (Sanki neden önemli ise). Yaşlı kadın, yüzüme tuhaf tuhaf bakıp “Yooo” dedi. Bozuldum. “Şey, yani tıpkı müslümanlar gibi başını bağlamışın, elinde tespih, dizlerin bükülü, oturmuş dua ediyorsun da.. Sandım ki...” Nazlı teyze gülüverdi “Ne bilim gızım, bizim orlarda hep böyle dua ederidik” dedi. Nazlı teyzenin torunu Julyet ömründe Türkiye’ye gitmediği halde İç-Anadolu şivesiyle mükemmel Türkçe konuşur. Türkçeyi anneanneden öğrenmiş. Sordum neden bu şiveyle konuştuklarını. Biz dediler Gemerekliyik. Gel zaman git zaman (böyle anlatırdı masalları büyük hanım) Nazlı teyze bana Gemerekte evlerinin bir odasını kiralayan ailenin oğlu Mehmet’ten söz eder oldu. “Duydum ki oğlan Amerika’ya gelmiş. Böyük adam olmuş. Bir aile gibiydik onlarla. Oğlan elimizde büyüdü.”
İlhan Başgöz Hoca’yı biraz yakından tanıyınca O’nun da Gemerekli olduğunu, yoksul oldukları için bir Ermeni ailesinin yanında bir göz odada kiracı yaşadıklarını yine de onu okula göderdiklerini öğrendim.
Ü ile başlar züm le biter, bağda yetişir bilin bakalım bu nedir. 2 ile 2 yi yanyana getirip 4 ü bulan dahi matematikçi gibi “Yani şu Gemerek dediğin ne kadarlık yerdir 60 yıl önce. Orda kaç tane Ermeni ailesinin bir odasını kiralayan, kaç tane dul kadın vardır, oğlunun adı Mehmet olan. (İlhan hocanın tam adı Mehmet İlhan Başgöz). Hocaya yıllarca gel evimizde konuğumuz ol dedik durduk. O “yok, ben kendi evimdem başka yerde rahat edemem” der gelmezdi. Bir kış günü telefonda “Washington’da bir konferansa katılacağım, size de uğramak istiyorum” dedi. Sevindik. Geldi ve fethetti gönülleri. Ben de ona “ Hoca gel seni birileriyle tanıştıracağım” deyip, onu Nazlı teyzenin evine götürdüm. Aradan geçen onca yıla rağmen, bu iki insan birbirini görür görmez bir bağrış bir çığrış sarıldılar, ağladılar, seyredenlerin yüreğini dağladılar. Ogün bugün görüşürler. Ben de, aklımla bin yaşayım, kendimi Mısır seferinden osaat dönmüş Napolyon gibi hissettim biran.”
Sağdan soldan kışkırtmalar olmazsa Ermenilerle iyi dost olacağız, hem de çok iyi. Onlar da Anadolu toprağının filizleri.

İlhan Başgöz: Emeritus Prof. Dr., ABD Indiana Üniversitesi öğretim üyesi