ABD'nin en büyük korkusu

ABD en çok Türkiye'nin AB hayalinin bitmesinden korkuyor. Çünkü AB hedefinden sapan bir Türkiye'de demokrasinin geleceği tehlikeye girer.
Haber: ÖMER TAŞPINAR / Arşivi

WASHINGTON - ABD'nin Türkiye konusunda son haftalardaki en büyük endişesi ne biliyor musunuz? Ne Suriye politikamız, ne Irak, ne de İran. Asıl korkulan Türkiye'nin AB ile arasının bozulacak olması. Bu konu Washington için Türkiye'nin Ortadoğu'daki rolünden çok daha önemli.
Neden mi? Çünkü Washington Türkiye'nin iç ve dış politikada attığı bütün olumlu adımların arkasında AB kriterlerine uyma çabasının yattığının farkında. Ekonomi konusunda yapılan analiz de aynı yönde. IMF'ye göre, Türkiye'nin dış yatırım çekme potansiyeli ve genel anlamda mali disiplini AB'ye üyelik sürecine yakından bağlı. Kısacası Washington "AB olmasaydı Türkiye'de reformlar gerçekleşmezdi" diye düşünüyor. Bu analiz ciddi bir endişeyi de beraberinde taşıyor. Türkiye'nin AB hedefi hayal olursa, nasıl bir toplumsal tepki doğar kaygısı var. Türkiye üstüne kafa yoran birçok Amerikalı bu toplumsal tepkinin ulusalcı, Batı karşıtı ve de hatta zaman içinde AB adına yapılan reformları lağvedici yönde olacak olmasından çekiniyor.
Asıl o zaman Türkiye-ABD ilişkilerinde daha ciddi sorunlar yaşanacağı analizi yapılıyor.
ABD'nin hayalindeki Türkiye
Haklılar mı? Bence haksız sayılmazlar.
Ama önce ABD'nin nasıl bir Türkiye arzu ettiğini anlamakta yarar var. Aylardır Türk-Amerikan ilişkilerinin nasıl bozulmuş olduğunu tartışıyoruz. Oysa duruma biraz daha geniş bir çerçeveden bakıyor olsaydık farklı bir sonuca varırdık. Washington, Türkiye'yi makro anlamda doğru yönde giden, ancak mikro anlamda bazı bölgesel sorunlar yaşayan bir ülke olarak görüyor. ABD'nin gözünde Türkiye'nin 2001-2004 arası kat ettiği ciddi demokratik ve ekonomik mesafe yabana atılır nitelikte değil. Bu makro gelişmeler hep takdirle karşıladı ve Washington tarafından desteklendi.
Elbette ikili ilişkilerde son dönemde sorunlar yaşandı. Ancak bunlar
1 Mart 2003 tezkeresi reddinden çok, Türkiye'nin Irak'taki 2005
Ocak seçimlerinin meşruiyetini sorgulaması ile ortaya çıktı. Bunu takiben Türkiye'deki Amerikan karşıtlığı konusu hem Türk hem de Amerikan medyasının gündemine oturdu. Fakat bütün bunlara rağmen, ABD'nin gözünde Türkiye'nin son dört yılda gerçekleştirdiği demokratik değişim, son dört ayda yaşanan sorunlardan çok daha önemli durumdaydı. Zaten bu nedenle 'Amerikan yönetimi AKP'ye karşı düğmeye bastı' söylemi abesle iştigalden ibaretti.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD ziyareti ise ikili ilişkilerde 'ciddi bir kriz' olmadığını bir kez daha ortaya koydu. İlginç bir şekilde, sorunlara Washington'dan bakınca son iki haftada ortaya beklenmedik bir Türkiye tablosu çıktı. Evet, Türkiye-ABD ilişkilerinde Suriye ağırlıklı pürüzün tam olarak ortadan kalktığı söylenemez. Fakat Başbakan'ın Washington ve New York'ta bölge geneline yönelik verdiği demokratik mesajlar boşa gitmedi. Bu olumlu mesajlar sayesinde ABD ile son aylarda yaşanan zor dönem aşılmışa benziyor. Washington'daki hava 'temkinli iyimserlik' şeklinde. Ancak işin ilginç tarafı, bu sefer de son dört yıldır iyi giden AB cephesinde yaşanmakta olan sorunlar Washington'ın Türkiye gündeminde tedirginlik yaratıyor.
Türkiye'nin Avrupa ile yaşamaya başladığı sorunlar Washington açısından gerçekten beklenmedik bir şekilde gelişiyor. Yazının başında sıraladığımız nedenlerle bu durum Türkiye'nin ne yöne gideceği konusunda kaygı doğuruyor. Fransa ve Hollanda'nın olumsuz referandumları, Avrupa Birliği bütçesinde yaşanmakta olan kriz ve şimdi bir de Alman Parlamentosu'nun Ermeni soykırımını onaylayan kararı Türkiye'nin AB heyecanını sarsacak nitelikte görülüyor.
Üstelik önümüzdeki haftalarda Amerika'daki Ermeni lobisinin Alman Parlamentosu'nu örnek göstererek, ABD Temsiciler Meclisi'nden benzer bir karar çıkarmak için uğraşacak olması da Ankara-Washington ilişkilerini ciddi şekilde gereceğe benziyor. Bütün bu olumsuzluklara bir de Jacques Chirac'ın Türkiye konusunda U dönüşü yapma eğilimini ve Almanya'da eylülde Türkiye'yi dışlamak isteyen bir CDU-CSU Hristiyan Demokrat koasliyonun iktidara gelecek olmasını ekleyince durum gerçekten parlak görünmüyor.
Reform süreci tehlikeye girmesin
Amerika'da endişe yaratan soru böyle isteksiz ve dışlayıcı bir Avrupa ile karşı karşıya kalan Türkiye'nin ne yöne gideceği. Son dört yılda kat edilen demokratik mesafenin tehlikeye girme ihtimali bir yana, Avrupa ile işlerin ters gitmesi durumunda asıl korku Türkiye'deki anti-Amerikanizmin bu sefer anti-AB bir toplumsal tepki ile daha da güçlenecek olması. Zaten çoğu zaman belirli bir akışkanlık içinde olan anti-Amerikanizm ve anti-AB duygular böylece çok daha gürbüzleşmiş bir 'kızıl elma' koalisyonu yaratacak gibi görünüyor.
Peki bu anti-ABD ve anti-AB cephesinin ortak paydası ne olacak? Cevap basit: Türkiye'deki milliyetçi akımı ateşleyen en önemli konu, yani Kürt meselesi. AB ufkunu kaybetmiş, ABD ile kavgalı ve Kürt meselesi konusunda paranoya yaşayan bir Türkiye'nin Kuzey Irak ve Kerkük politikası nasıl olur bir düşünün. Bu senaryoları düşününce Washington neden Türkiye'nin AB ile arası bozulmasın istiyor daha iyi anlaşılıyor.
Kürt devleti istenmiyor
Bütün bu analizlerden ümit ederim bazılarımız komplovari bir mantıkla 'Washington Kürt devleti kurmak için Türkiye'nin AB'ye girmesini istiyor' sonucunu çıkarmaz. Tekrar etmekte fayda var. Washington zaten kendi çıkarları nedeniyle bağımsız bir Kürt devleti kurulmasına karşı. ABD'nin gözünde bağımsız bir Kürt devleti, Kerkük ve Kuzey Irak başta olmak üzere, Irak genelini ve de bütün bölgeyi kana bulama riski olan ve savaş yaratacak bir gelişme.
Zaten tam da bu nedenle ABD, Kerkük sorununun barışçıl ve mümkün olduğu kadar Türkiye'nin de kabul edeceği demokratik bir çözüme kavuşmasını arzuluyor. Kerkük için böyle barışçıl ve demokratik bir çözüm, AB'ye doğru üyelik yolunda güvenli adımlarla yürüyen, huzurlu ve refah içinde bir Türkiye ile çok daha kolay olacaktır. Aksi takdirde AB ile küs, ABD ile kavgalı, otoriter bir görünüm kazanmış, iç barışı PKK nedeniyle tehdit altında olan ve ekonomisi son derece zayıflamış bir Türkiye'nin Irak politikası Washington açısından ciddi bir sorun haline gelecektir. Liberal bir demokrasi haline gelmenin Ankara'nın Ortadoğu politikasının çok olumlu yönde etkileceğine inanan ABD, tam da bu nedenle Türkiye'nin AB genişleme sürecinden kopmasını istemiyor. Sonuç olarak Washington için Türkiye'de liberal demokrasinin geleceği ile AB üyeliği arasında bire bir bağlantı bulunuyor.
Yazının başında da ifade ettiğimiz gibi bu görüşlerde ciddi bir doğruluk payı var. Zira, Türkiye maalesef sadece kendi iç dinamikleri sayesinde demokratikleşecek bir olgunlukta değil. Bunda utanılacak bir durum yok, zira İspanya, Portekiz, Yunanistan ve hatta İtalya bile AB sayesinde demokrasilerini güçlendirdiler. Türkiye'de demokratikleşme süreci de tekpartili rejimden çok partili hayata geçişten başlayarak dış dinamiklerden olumlu şekilde etkilendi. Üstelik AB sayesinde liberal demokrasi haline Akdenizli Avrupa ülkelerine oranla bizim daha ciddi bir kimlik sorunumuz olduğu da aşikâr. Bu nedenle AB'ye demokratikleşme açısından daha da fazla ihtiyacımız olacak.
Kimlik sorunlarımıza -özellikle de siyasi İslam ve Kürt meselesi konusundaki zorluklara-AB sürecinin nasıl çözümler getirdiğini ortaya koyan iki örnek vererek yazıyı bitirelim.
İki örnek
Birinci örnek AKP'nin siyasi kimliği ve laik rejimle ilgili. Kopenhag Kriterleri'ni bayrak edinmeyen bir AKP başarılı olabilir miydi? Peki AB ufku olmayan bir rejim buna izin verir miydi? Bugün 'milli görüş' veya siyasi İslam yerine AKP neden 'demokratik muhafazakârlıktan' bahsediyor? AB olmasaydı AKP yüzde 70'lik çoğunluğa seslenen ve destek bulan-bir siyaset yapabilir miydi? Kısmen 28 Şubat, kısmen de AB süreci Türkiye'nin İslami kimliğini daha ılımlı hale getirmedi mi?
Bu süreç umarız nihayetinde Türkiye'nin başörtüsü gibi sürekli gündeme gelen kimlik sorunlarına karşılıklı saygı üzerine kurulu bir çözüm bulur. Burada iş maalesef önyargılı davranan AB'den çok, iç dinamiklere düşecek gibi gözüküyor.
İkinci konu ise Kürt meselesi. Eğer AB olmasaydı ölüm cezasını kadırmamış bir Türk Ceza Kanunu büyük ihtimalle Öcalan'ı ölüme mahkum edecekti. Belki adalet yerini bulacaktı ama Güneydoğu'nun karışması ve bu çapsız şahsiyetin kahramanlaşması riski de beraberinde gelecekti. Gene AB olmasaydı Kürtçe eğitimden televizyon yayınlarına kadar birçok konuda demokratik açılımlar çok daha zor yapılacaktı. AB motivasyonu bu tür zor konularda farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren bir uzlaşma ortamı yarattı. Bu ince ip üzerinde giden dengelerden AB'yi çıkartırsanız uzlaşma tehlikeye girecektir. ABD maalesef korkmakta haklı.
Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü