AB'nin bilinmeyen yönleri

Türkiye-AB ilişkilerinde, son iki yılın inanılmaz süratli gelişmelerinden sonra, bir duraklama, hatta yer yer bir tıkanıklık olduğu sıklıkla söylenir hale gelmiş bulunuyor.
Haber: TULU GÜMÜŞTEKİN / Arşivi

Türkiye-AB ilişkilerinde, son iki yılın inanılmaz süratli gelişmelerinden sonra, bir duraklama, hatta yer yer bir tıkanıklık olduğu sıklıkla söylenir hale gelmiş bulunuyor. Aslında, AKP iktidarı, AB ile müzakereler için 'tarihi' çok zor koşullarda almayı başardıktan sonra, Avrupa Birliği'nin bilmediği bir yüzü ile karşı karşıya kalmıştır.
Bu, Avrupa Birliği'nin son derece karmaşık ilişkilere dayalı karar alma sisteminin yarattığı muğlaklık, hatta kaypaklık olarak da nitelendirilebilecek güven aşılama eksikliğidir.
17 Aralık'ta 'sürpriz'
AB ile Türkiye, karşılıklı güvensizlik üzerine yaklaşık 30 yıldır süregiden bir ilişkiler ağı oluşturmuşlardır. Son iki senedir AKP hükümetinin şaşırtıcı çabası sonucu, AB yetkilileri, Türkiye'nin ciddi bir biçimde tam üyeliğe kendini hazırladığını hissetmeye başlamışlardır. Ancak bunun karşılığını bekleyen Türk hükümeti, 17 Aralık 2004 zirvesi gibi son derece kontrolden çıkmaya müsait ve kaygan bir zeminle karşılaşmış, AB'nin 'akılcı' tutumuna olan inancı da ilk kez çok ciddi biçimde sarsılmıştır.
30 yıl boyunca birbirine güvenmemeyi ve 'ortak' gibi davranmamayı alışkanlık haline getirmiş iki taraf için, yani Türkiye ve Avrupa Birliği için, iki yıla yayılan bir normalleşme sürecinin sonunda tüm pürüzleri halletmeleri ve eski kötü güvensizlik alışkanlıklarını terk etmeleri aslında çok iyimser bir yaklaşım olurdu. Ancak görünen, bu iyimserliğin Türk hükümetince büyük ölçüde benimsenmiş olduğu, 17 Aralık 2004 zirvesinin de, hükümet üzerinde tahminlerden çok daha ciddi bir olumsuz etki yarattığıdır.
Komisyon'un teyidi
Somut verilere bakılırsa, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki durgunluğun, ciddi bir temele dayandırılması çok kolay görünmemektedir. Kıbrıs Rum Kesimi ile var olan ve Türkiye'nin başını daha çok uzun süre ağrıtmaya aday sorunların, kısa vadede ilişkileri bozması beklenmemelidir. Türkiye, Kıbrıs'ı tanımayacağını belirtecek bir üslup çerçevesinde Ankara Anlaşması'yla ilgili protokolü imzalamayı kabul etmiştir.
Kıbrıs sorununun dışında, kısa vadede, Türkiye'deki demokrasi ve insan hakları standartları ciddi darbe almaz ve hukukun üstünlüğü konusunda geri adımlar atılmazsa, Avrupa Birliği ile ilişkilerde kriz yaratacak bir sorun görünmemektedir. Bu durum, Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilcisi tarafından da açık bir biçimde teslim edilmiştir.
Durgunluk var mı?
Ancak, Türkiye ile AB ilişkilerinde bir durgunluk hisseden medya ve kimi kanaat önderlerinin tamamen yanıldığını söylemek de mümkün değildir. Anlaşılan, herkes hükümetin hayal kırıklığını bir açıdan hissetmekte, o nedenle 'durgunluk' analizleri çok sık yapılır olmuştur. Adalet ve Kalkınma Partisi yönetiminin bir başmüzakereci atama ve müzakereleri yapacak sistemi oluşturma alanındaki ketumluk ve ataleti de bu izlenimi destekleyen unsurlardır.
Aslına bakılırsa, Türkiye, ilk kez Avrupa Birliği ile 'normal' denilebilecek düzeyde bir ilişkiler ağı içine girmiştir. Bu yeni durumun da acemiliklerini yaşamaktadır. Müzakere öncesinde ve esnasında, aday ülkelerin işi zordur. Zira bir tarafta, Avrupa Birliği müktesebatını üstlenmeye arzulu bir aday ülke, diğer tarafta ise, yol gösterme azmini taşıyan Avrupa Birliği ülkeler topluluğu vardır.
Yapı olarak 'asimetrik' olan, yani aday ülkenin çok daha zayıf bir müzakere pozisyonunda bulunduğu bu zor dönem, genellikle her iki tarafın 'siyasal iradesi' sayesinde aşılır.
Türkiye, AB tarafında bu 'siyasi iradeyi' hissetmediği için, kendisini devamlı tek taraflı ödün veren, 'verici' olan, yaptığı reformların karşılığını göremeyen bir ülke olarak görmektedir. AB içinde de, bu algılamayı doğrulayacak çeşitli gelişmeler fazlası ile bulunduğundan, Türkiye'nin böylesi bir atmosfere girmesi çok yadırganmamalıdır.
Üyelik ve adaylık
Dikkat edilmesi gereken, aday ülkenin tüm müzakere sürecindeki 'yapısal zayıflık' konumunu kabullenmektir. Aday ülkelerin tümü, müzakere sürecinde 'edilgen' tavrın ötesine gidememiş, ancak üye olduklarında, ağırlıklarını diğer üyeler gibi hissettirme şansına sahip oldu. 'Pasif' bir müzakere süreci yaşayan Yunanistan, 1981'den itibaren AB'nin daima sorun çıkaran üyelerinden biri haline geldi. Zorlukla karşıladığı Maastricht kıstaslarını, rakamlarla oynayarak ve istatistikleri tahrif ederek yerine getirdiği de birkaç ay önce anlaşılmıştır. İspanya ise, üyelik müzakereleri en uzun ve en zor aday ülke olarak tarihe geçmiştir. İspanya'nın aday ülke dönemi, Avrupa Komisyonu'na zımnen, hiçbir ülke ile beş yılı aşacak süre müzakere yapmama kararını aldırmıştır. Müzakereler sonrasında, İspanya, Portekiz ile birlikte, yedi yıl gibi fevkalade uzun bir geçiş süreci almıştır.
Britanya ise iki kez kesintiye uğrayan ve son derece yıpratıcı bir müzakere sürecinden sonra, 1973'te üye olmuş ve sonra da AB'ye intibak etmemek için elinden gelen her girişimi yapmıştır; bugün dahi bu tavrını sürdürmekte ve AB'nin en 'aykırı' üyesi olma konumundan ödün vermiyor.
Spekülatif bakış
Bu açıdan incelendiğinde, Türkiye-AB ilişkilerinin girdikleri bu yeni vadide rastlanılan ilk 'küçük sorunun', ilişkileri köklü biçimde baltalayacağını beklemek, spekülasyonun ötesine gitmeyen bir tavırdır.
Türkiye'nin 'geciken' veya 'işlerini erteleyen' tavrını eleştiren kesimlerin, garip bir biçimde, Avrupa Komisyonu'nun da, yapması gerekenleri son derece yavaş biçimde ikmal eder olmasını bugüne dek ciddi bir analiz konusu yapmamaları da dikkat çekicidir. Her şey, her iki tarafın da, sanki birbirleriyle anlaşarak işleri yavaş ve sessizce yürütme tavrı benimsedikleri hissini vermekte, bunun eleştirisi yalnızca Türk tarafına yöneltilmektedir.
Avrupa Birliği kesiminde, giderek yükselen yabancı düşmanlığı eğilimi ve bir dizi ülkede muhalefetin 'Türkiye karşıtı' tavrı, AB karar alıcılarını anayasa referandumları yapılana dek Türkiye konusunu gündeme getirmemeye, olabilecek en düşük profilde müzakerelerin başlatılmasını sağlamaya, bütün bunları yaparken de 'müzakere demenin üyelik demek olmadığı' türünde kamuoylarında oluşan baskıları hafifletmeye itmektedir.
Uygulama süreci
Türkiye ise, yaptığı ciddi reformların uygulanmasını ve devlet çarklarının yeni oluşan sistemleri benimsemesini hedeflemek zorundadır. Bu, reformların yasal metinlerini hızla kabul etmekten daha zor, daha meşakkatli, kamuoyunda getirisi fazla olmayan bir süreç.
Yaşanan son dönemi bu bakış açısıyla yorumlarsak, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin kalıcı bir durgunluğa doğru gitmediğini görebiliriz.
Müzakere heyetlerinin belirlenmesi, Türk devletinin müzakereleri yürütebilecek yeni bir koordinasyon sistemine oturtulması, baş-müzakereci seçilmesi ve hepsinden de önemlisi 3 Ekim'de başlayacak olan müzakerelerin bir gecikmeye uğramaması, yaz aylarından itibaren Türkiye'ye ciddi bir ivme yaratabilir.
Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine, çok daha geniş bir perspektiften bakarsak, şunları söyleyebiliriz: Gerek ABD ile AB'nin, gerek ABD ile Türkiye'nin ilişkilerinin bu denli soğuk olduğu bir dönemde, ABD'nin yeni 'politikası' sayesinde Türkiye'nin kuzeyinden güneyine, bütün komşularında çok ciddi bir istikrarsızlık yaşandığı bir devirde, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin gene de bu denli düzenli yürümesinin ciddi bir başarı olduğunu, ilişkilerin sağlam bir zemine oturmaya başladığını teslim etmek gereklidir.
Tulu Gümüştekin: CPS Danışmanlık Genel Müdürü