AB'nin misyonu bitmedi

Avrupa için aynı tutkuları paylaşan herkes, 2004'te Avrupa'nın yeni bir atılım yapmasını ummuştu, gelgelelim 2004 şüphe ve hayal kırıklıklarını daha da artırmaktan başka bir işe yaramadı.
Haber: KEMAL DERVİŞ / Arşivi

Avrupa için aynı tutkuları paylaşan herkes, 2004'te Avrupa'nın yeni bir atılım yapmasını ummuştu, gelgelelim 2004 şüphe ve hayal kırıklıklarını daha da artırmaktan başka bir işe yaramadı. Hayal kırıklıkları yeni üyelerde Avrupa seçimlerine katılımın çok zayıf (en fazla yüzde 30 seviyesinde) kalmasından kaynaklanıyordu. Dahası bu ülkelerin çoğunda Avrupa karşıtı aşırılıkçı partiler, ekonomik büyümenin zayıflığından ve Avrupa'nın geleceğine yönelik net bir vizyonun olmamasından istifade ederek daha da yükseldi.
Bu arka planın üzerine, başta Türkiye olmak üzere AB ülkelerinde, Türkiye'nin AB'deki rolü ve yeri üzerine canlı bir tartışma başladı. Türkiye-Avrupa tartışması hiç şüphesiz Avrupa'nın sınırları, Avrupa ile İslam arasındaki ilişkiler, Avrupa'nın dünyadaki yeri ve genişlemiş Avrupa'nın bu birliğin bağlılığına karşı oluşturduğu tehdit gibi, geleceğe yönelik sorularla bağlantılı. Her ne kadar bu sorular sıklıkla Türkiye tartışmasında gündeme gelse de, aslında Avrupa'nın Türkiye'nin üyeliğinden bağımsız olarak yanıtlaması gereken sorulardan sadece birkaçını oluşturuyor.
Bu hayal kırıklıkları karşısında pek çok Avrupalı geri çekildi. Kimileri, Avrupa'nın 10 yeni üyeyle aldığı yeni hali hazmetmeden yeni bir genişlemeye girişemeyeceğini öne sürüyor. Kimileri de işi 2004'teki genişleme dalgasından pişmanlık duymaya kadar götürerek, mantıken 10 yeni üyeyi almadan önce yeni Avrupa Anayasası'nın yürürlüğe girmesini beklemek gerekirdi, diye düşünüyor.
Ne yazık ki tarih sürecini veya bu süreçteki sıkıntıları her zaman öngörebilmek mümkün olmuyor. 80'li yılların sonunda Berlin Duvarı'nın yıkılması, Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Doğu Avrupa ülkelerindeki dönüşüme acilen Avrupalı bir çerçeve verme ihtiyacı, önceleri tahayyül bile edilemiyordu. Bu çerçeve Balkanlar'da vaktinde, yeterince açıklık ve güçle hazırlanabilseydi, Yugoslavya dramını şüphesiz hiç yaşamamış olurduk. Polonya, Çekoslovakya, Baltık ülkeleri ve Romanya gibi ülkeleri 90'lı yılların başından itibaren beslemiş çok güçlü Avrupa perspektifi, başka dramların önlenmesine şüphesiz çok büyük katkıda bulundu. Hatta bu ülkelerde demokrasiye ve pazar ekonomisine dönüşümün çok hızlı ve derinden gerçekleşmesine izin vererek, iç savaş veya şiddet yolundan geçmelerini engelledi.
Genişleme dalgasından önce yeni bir anayasanın yürürlüğe konulması gerçekten de daha iyi olabilir, böylelikle 25 veya 30 üyeli bir AB'ye daha iyi uyarlanmış, daha esnek kurumlar yaratılarak Avrupa Konseyi'nde çok sayıda karar, nitelikli çoğunluk esasına göre alınabilirdi. Ancak tarih farklı gelişti; şahsen bence de Doğu Avrupa ülkelerine Avrupa çerçevesini kazandırmamak, AB kurumlarının reformdan geçirilmesinin şu anda sebep olduğu gecikmeden çok daha ciddi sorunların doğmasına neden olabilirdi.
Avrupa projesinin en büyük başarısı, 50'li yıllardan beri büyük zorluklara meydan okumayı bilmesinden ileri gelmiştir: Fransız-Alman uzlaşması, yıkıcı bir savaş sonrasında ekonominin yeniden inşa edilmesi, Avrupa'nın değerlerine uygun sosyal karakterde bir pazar ekonomisinin geliştirilmesi, ortak pazar ve ortak para birliğinin yaratılması... Avrupa somut adımlarla ilerlemeyi bildi ve geçmişin çatışmalarını sonsuza dek uzaklaştıracak, ülkelerüstü bir yönetimin canlı örneğini veren bu barış bölgesini yaratmayı başardı. Önden giderek, cesur davranarak ve her türlü güçlüğe meydan okuyarak başarıya ulaştı. Attığı her adımda güven vermesi ve direnişlerin üstesinden gelmesi gerekti. Neyse ki atılan her adımda, gereken cesarete ve ikna gücüne sahip devlet adamları ve düşünürler de vardı.
Bugün artık Avrupa en az geçmiştekiler kadar büyük bir meydan okumayla karşı karşıya. Yaratmış olduğu barış alanını güneye ve Akdeniz'e doğru genişletmesi gerekiyor. Modernite ile İslam arasında aşılmaz bir duvar olmadığını ispatlaması gerekiyor. 21. yüzyıl Avrupa'sının Müslüman kültüre yönelik duyarlılığı, bileşenlerinden biri olarak kabul etmekle kalmayıp, teşvik de etmesi gerekiyor. Bu bileşenin başta Fransa'da olmak üzere halihazırda olması, Avrupa'nın demografik ve ekonomik büyümesini güvence altına alıyor. Ancak bu duyarlılığın varlığının bir anlaşmazlık kaynağı haline gelmemesi, tam tersine Avrupa'nın zenginlik ve gücüne katkıda bulunması için, gereken bütün koşullar bir araya getirilmeli. Gerçekçi olup bunun kolay iş olmadığını kabul edelim. Ancak gidilebilecek başka yol yok. Güçlü ve müreffeh bir Türkiye'yi, fanatizmin ve kaygıların yükselişinin üstesinden hep birlikte ve vaktinde gelebilmemiz için, çok da uzak olmayacak bir gelecekte Avrupa'ya entegre etme gereksiniminin temel nedeni de bu. Avrupa Birliği'nden başka hiçbir oluşum bunu yapamaz. AB'nin bu yüzyılın başındaki yeni tarihi misyonu budur. Misyonunu yerine getirmek için cesur davranarak yeni bir atılım gerçekleştirmeli.
Tarih, işleri mantık sırasına göre yapmamıza fırsat tanımadı: Önce anayasa, daha sonra bütünleşme aşamasıyla birlikte Doğu Avrupa ülkelerinin üyeliği, ardından Türkiye ile müzakereler ve Avrupa'nın Akdeniz'de oynaması gereken kararlı rol, bununla birlikte Avrupa'da Müslüman duyarlılığının geliştirilmesi gibi bir sıra takip edilemedi. Avrupa'nın tüm bu hedeflere hemen hemen aynı anda ulaşması gerekiyor. Başarılı olabilmek için Avrupa'nın örnek olması, hırsıyla bir heyecan ortamı yaratması, kalpleri vizyonuyla fethetmesi ve ataleti reddetmesi lazım. Gençliğin bunu hissedebildiğini görmek güzel. Kamuoyu yoklamaları, 18-24 yaş arası Fransızların yüzde 60'tan fazlasının Türkiye ile müzakerelerin başlatılmasına olumlu baktığını ortaya koyuyor. Avrupa macerasının bu yeni aşamasının başarısı, genç Avrupalıların cesaret ve isteği olmadan gerçekleşemez. Fransız bir siyasetçinin dediği gibi "Genç, sabahları heves ve canlılığı hissedebilendir". (CHP İstanbul Milletvekili, 7 Aralık 2004)