AB'nin sorunu liderlik boşluğu

Fransızlar ve Hollandalılar da dahil, Avrupalı seçmenlerin liderlerine göndermiş olduğu en ciddi mesaj şu: Avrupa Birliği'ni ileriye taşımak veya bunun Avrupa için neden iyi olduğunu izah etmek konusunda berbat bir iş çıkardınız.

Fransızlar ve Hollandalılar da dahil, Avrupalı seçmenlerin liderlerine göndermiş olduğu en ciddi mesaj şu: Avrupa Birliği'ni ileriye taşımak veya bunun Avrupa için neden iyi olduğunu izah etmek konusunda berbat bir iş çıkardınız.
Eğer liderler bu mesajı işitseydi, geçen hafta bir araya geldikleri Brüksel zirvesinde bu kadar başarılı bir 'sağırlık' şovu sahneye koymazlardı; mesajı anlamak bir yana, bir sonraki AB bütçesi konusunda tatsız bir tartışmaya sürüklendiler ve zirveyi birbirlerini ikna edemeden, karşılıklı suçlama furyasıyla kapattılar. En azından bedbaht anayasaları konusunda doğru olanı yapmayı becerdiler; tartışmalı taslağı, biraz daha tartışılması ve üzerinde düşünülmesi için belirsiz bir tarihe kadar askıya aldılar. Fransa ve Hollanda referandumlarının ve zirve başarısızlığının ardından işlerin eskisi gibi yürümeyeceğini tahmin etmek zor değil.
Liderler, böyle bir dönemde bütçe meselesini halletmeye girişmenin akılsızca ve gereksiz olduğunu görmeliydi. Topyekûn bir kimlik krizi yaşanırken rakamlar üzerinde tartışmak pek tavsiye edilecek bir şey değil ve üstelik mevcut bütçe 2006'yı sağ salim tamamlamak açısından gayet iyi. Ancak tam da bu hassas dönemin doruğunda Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Britanya Başbakanı Tony Blair, Britanya'nın iade paralarına karşı Ortak Tarım Siyaseti'nden menkul o bitmek bilmez tartışmalarına bir kez daha saplandılar. Mesele gayet yakıcı: Britanya, tarımsal sübvansiyonlardan pek az faydalandığı iddiasıyla (ki Fransa buradan epey bir hasılat yapıyor) 20 yıldır muazzam bir iade parası alıyor. Britanya şunu savunmakta kendine göre haklıydı: İade paralarında herhangi bir kesinti, sübvansiyonlarda indirimle karşılanmak zorunda. Fakat yaygın şüphe, Chirac'ın bu meseleyi, dikkatleri Fransa'nın olumsuz oyuyla ortaya çıkan AB krizinden kaydırıp 'bazı zengin ülkelerin saldırganlığına'
(elbette Britanya'yı kastediyordu) çevirmek için gündeme taşıdığı yönündeydi. AB'nin ve Chirac'ın Fransa'daki konumunu daha da güçleştirmekten başka işe yaramayan türden oportünist bir manevraydı bu.
Belki de bu zirvenin şaşkınlığı AB liderlerini sarsıp, Avrupa'nın ne olmak istediği yönünde ciddi bir tartışmaya sevk edecek. Bazı yeni AB üyeleri, kendi sübvansiyonlarından kesinti yapılmasını önererek, alkışlanacak bir erdem sergiledi. Birliğin her veçhesinin ciddi bir yeniden gözden geçirmeye ihtiyaç duyduğu ayan beyan ortada. AB'nin etrafında dönmeye alıştığı eski Fransız-Alman ittifakı, aynı müreffeh Batı Avrupa ülkelerinden menkul eski küçük 15 üyeli birlik gibi, sona erdi. AB'nin geniş ve kapsayıcı bir serbest ticaret bölgesi olmaya odaklanması gerekip gerekmediğine dair derin bir anlaşmazlık söz konusu; Britanya AB'ye böyle bir gelecek biçiyor, Fransa ise daha dar ve siyasi bakımdan daha bağlı bir yarı-federasyondan yana.
Daha fazla üyeye, bilhassa Türkiye'ye karşı güçlü ve giderek büyüyen bir direniş var.
Bütün bunlar, kararlı ve cesur bir liderliğe ihtiyaç duyan meseleler. Ve AB'nin en aciz olduğu nokta da bu. Önde gelen liderlerden Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, eylülden Doğu Almanya kökenli muhafazakâr lider Angela Merkel tarafından koltuğundan edilebilir. Fransa'da Chirac'ın yurttaşlarının büyük kısmı gözünü 2007'deki cumhurbaşkanlığı yarışına dikmiş durumda ve halihazırda favori, parlak ve saldırgan bir siyasetçi olan Nicolas Sarkozy. Ve Avrupa Komisyonu'nun yeni başkanı Jose Manuel Barroso henüz çok fazla otorite kurabilmiş değil. Zirveye başkanlık yapan
Lüksemburg Başbakanı Jean-Claude Juncker'in Brüksel'e yedi alternatif deklarasyonla gelmesi, hiç iç açıcı bir manzara olmadı.
Blair'in sorumluluğu ağır
Gelecek ay Britanya ve Blair AB'nin dönem başkanlığını üstlenecek. AB
Britanya'da çok fazla sevilmiyor ve Blair'in birliğe dair vizyonuna Fransa ve müttefiklerinden muhalefet söz konusu.
Fakat Britanya lideri AB'nin genişlemesinin devamını ve AB ekonomilerinin liberalleş-mesini güçlü ve etkili şekilde savunan biri olduğunu gösterdi; yaklaşan G-8 zirvesinde Afrika'ya yardımların artırılması için bastırarak hayran olunası bir tavır da sergiledi. Yanı sıra Blair mevcut Avrupalı liderlerin en güvenli ve dinamik olanlarından biri. Umalım ki altı aylık zorlu görevi sırasında en azından Avrupa'yı bölücü tartışmaların ötesine taşımayı ve kıtanın çok ihtiyaç duyduğu düşünme ve tartışma sürecini başlatmayı başarsın. (Başyazı, 20 Haziran 2005)