Ağaç kesmemek için binayı taşıttı

Kültür ve Turizm Bakanlığı Anıtlar Yüksek Kurulu'nun kararı ile Yalova'da koruma altına alınmış bir 'Atatürk Köşkü' var. Bu köşk 'Atatürk Köşkü' ama bina Yalova'da 'Yürüyen Köşk' olarak biliniyor.
Haber: AVNİ ÖZGÜREL / Arşivi

Kültür ve Turizm Bakanlığı Anıtlar Yüksek Kurulu'nun kararı ile Yalova'da koruma altına alınmış bir 'Atatürk Köşkü' var. Bu köşk 'Atatürk Köşkü' ama bina Yalova'da 'Yürüyen Köşk' olarak biliniyor.
Şimdilerde Atatürk Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü arazisi içinde kalan bu şirin yapı, gerçekten kafa dinlemek için ideal...
İki katlı dörtgen planlı ahşap evin deniz tarafında 30 metre uzunluğunda bir iskelesi de var.
Giriş katında küçük bir çay ocağı ve vasat büyüklükte bir oturma odası olan köşkü cazip hale getiren, oturma odasından geçilen ve üç cepheden kristal camlarla kaplı, dolayısıyla yaz-kış doğayla iç içelik hissi veren toplantı salonu.
Ahşap bir merdivenle çıkılan ikinci katta ise dinlenme odası ile küçük bir yatak odası, tuvalet ve banyo bulunuyor. Binanın ahşaptan yapılmış olması dolayısıyla Atatürk'ün buraya mutfak yapılmasını istemediği biliniyor.
Köşk 1929 yılında yapıldı
Çatısı o zamanlar bir hayli moda olan ve 'Marsilya tipi' denilen kiremitlerle kaplı yapının ısıtması ise merdiven altına yarı bodrum şeklinde yerleştirilmiş 'su dağıtım' merkezine bağlı kalorifer düzeniyle sağlanıyor. Kazan bulunmadığı için dışarıda ısıtılan su merdiven altından borularla sisteme aktarılıp, yukarı kata da duş ve banyo için veriliyor.
Yakın dostlarının anılarında, Atatürk bir kır gezisi sırasında görüp çok beğendiği araziye yapılacak evin planlarına bizzat nezaret ettiği, inşaatın sahile yakın ve orada bulunan görkemli bir çınar ağacının yamacında yapılmasını ısrarla istediği bilgisi var. Köşkün inşaatının ne zaman tamamlandığı da belli. 13 Eylül 1929 tarihli Hâkimiyet-i Milliye'de inşaatın tamamlandığını duyuruyor: "Atatürk'ün Millet Çiftliği'nde inşa edilen köşkü bugün ikmal edildi."
'Sen dur çocuk... Çare düşünelim'
Dostları onun dinlenmek için gittiğinde vaktinin büyük kısmını bu köşkte geçirdiğini, Çankaya'yı 'resmi mekân' olarak gören Atatürk'ün burayı 'ev' olarak benimsediğini kaydediyorlar.
Gazi'ye hastalığı konusunda ilk teşhisin konulduğu yer, tedavisi süresince en sık kaldığı mekân da burası. 'Yürütme' hadisesine gelince; Atatürk bir gün çiftliğe gittiğinde köşkün hemen yanındaki çınar ağacının dallarını olağan budamanın ötesinde dibinden kesmeye çalışan bir bahçıvan ile karşılaşmış. Bahçıvanı yanına çağırarak bunun nedenini sorduğunda "Ağacın dallarının binanın duvarlarına dayanmış olması dolayısıyla yıkıntıya sebebiyet vereceği için" cevabını alınca, "Sen dur çocuk... Bir çare düşünelim..." deyip gitmiş... Uzunca bir süre evin çevresinde dolanıp 'Evin buraya yapılmasını ben istedim. Üstelik bu çınardan dolayı istedim.
Onu kesmek evin havasını bozar' diyen Atatürk sonunda emir verir: 'Evi kaydırın biraz öteye!..'
Binayı taşımak deyince itiraz etmemekle birlikte herkesin bunun imkânsızlığını düşünerek şaşkınlıkla biribirine baktığını söylemeye gerek yok herhalde. Ama emir emirdir deyip bu işi yapacak sorumlu aranır hemen ve görev İstanbul Belediyesi'ne verilir. Belediye'nin Fen İşleri Yollar-Köprüler Şubesi yapacaktır taşıma işini. Ünlü besteci Ferit Alnar'ın kardeşi belediyenin başmühendisi Ali Galip Alnar ekibiyle birlikte Yalova'ya gelir ve çalışmalarına başlar.
Önce bina çevresindeki toprak büyük bir dikkatle kazılıp yapının temel seviyesine kadar inilir. Sonra zeminde İstanbul'dan getirilen tramvay rayların devreye alınmasına gelir sıra. Santim santim itilerek binanın altına sokulan raylar sayesinde ev kızağa alınır.
Operasyon gazetede
Çalışmaların hemen her aşamasına nezaret eden Atatürk, kız kardeşi Makbule Atadan'la birlikte 'kaydırma ameliyesi'ni izlemek için gelir. Ve bina itilerek 5 metre kadar öteye çekilir.
Önce binanın camlı veranda-teras bölümü kaydırılır. İki gün sonra da ana bina tramvay raylarının üzerinde yürütülür. Köşkün kaydırılması olayı 10 Ağustos 1930 tarihli gazetelerin başlıca konusudur. Çalışmalar sırasında Atatürk'ün yanında olan Yunus Nadi Bey Cumhuriyet'e imzasıyla gönderir haberi: "Gazi hazretlerinin köşkü nakledildi. Gazi hazretlerinin Yalova'daki köşkünün yürütülme ameliyesi dün muvaffakiyetle icra ve ikmal edilmiştir.Kendileri de bu ameliyeye bizzat nezaret etmişlerdir."
Muhtemelen o gün bu haberi okuyan pek çok insanın aklından geçmiştir: "Memleket onca sıkıntının acısını yaşarken bu ne iştir.." diye. Sadece kapris ya da 'şımarıklık' diye görenler de olmuş olabilir. Öyle ya 75 sene önce ağaç Türkiye'de sadece 'odun' olması dolayısıyla kıymetti. Zaman içinde bu anlayış terk edildi elbette.
Ağaç kesmek şimdi cezayı gerektiren suç.

Çerçeve
Şeyh-ül Müverrihin...
Halil İnalcık için talebelerinin kullandığı sıfat bu: Şeyh-ül Müverrihin.. Yani 'Tarihçilerin şeyhi' manasında.
Arşive sevişme heyecanıyla yaklaşan tanıdığım tek insan Halil hoca. Bir kaynak, yeni bir belge keşfettiğinde yakınında bir kamera olup da kaydetse keşke diye geçer içimden... Yaşını başını almış, ara sıra 'yoruldum artık...' diye sızlanan insanın nasıl delikanlılaştığını herkesin görmesini isterim..
Bilimsel anlamda tarihçiliğimizin gerçek manada 'kutbu'dur İnalcık.
Belgecidir derken eline bir evrak geçirip üstünkörü okumayla kaleme kâğıda sarılma alışkanlığından söz etmiyorum. Belgeye ulaşmanın yetmediğini, onun eleştirisinin ve başka kaynaklardan teyidinin ne denli önemli olduğunu öğreten insan Halil hoca. Sadece geçmişe değil günümüze de böyle yaklaşmak gerektiğini hatırlatan kişi..
Kaleme aldığı onca kaynak eserden sonra şimdi Hoca hakkında bir kitap var elimizde: 'Tarihçilerin Kutbu'.
Halil İnalcık'ı tanıdığımı sanırdım. Meğer hakkında pek az şey biliyormuşum.
Kaleminden Oktay Sinanoğlu gibi bir dehayı, Muhibbe Darga gibi arkeolog olmanın ötesinde sıra dışı bir insanı tanıdığımız Emine Çaykara, aylar süren çalışmanın ardından Halil İnalcık'la yaptığı söyleşileri sürükleyici bir roman akıcılığında aktarmış.
Birçok 'anıt insanı' yitirdikten sonra böylesi çalışmaların başlamış olmasına hayıflanmamak elde değil.

Çerçeve
Tarihin yitik mekânı
Geçtiğimiz haftalarda Abdullah Cevdet veya 'Kürt Meselesi'yle ilgili yazılar vesilesiyle yer verecektim, Cumhuriyet gazetesinin tarihi binasından taşınma kararı da kışkırtmıştı ama ramazan dalgınlığına geldi, unuttum. Yakın tarihimiz açısından böyle önemli mekânlar birer birer yok oluyor.
Abdullah Cevdet'in Cağaloğlu'ndaki 'İçtihad Evi' adlı binası bunlardan biri. Düşünce tarihimiz içinde kimine göre 'liberal aydın' kimine göre 'zındık' sayılan Abdullah Cevdet bu binayı hem ev hem ofis olarak kullanıyordu.
Önce İttihad Terakki'nin, sonra İttihad Terakki muhaliflerinin sık sık toplantılar yaptığı yapı aynı zamanda basımeviydi.
Fotoğrafta onun yanında gördüğünüz binadaysa Kürt Teali Cemiyeti çalışıyordu...

Çerçeve
Sorguç ve mukaddes emanetler
Mukaddes emanetler, Sakal-ı Şerif konusunda tartışmalar hâlâ sürüyor..
Bu vesileyle geçmişte Osmanlı hükümdarlarının kutsal mekânlara nasıl bir anlayışla yaklaştığını yazmak istedim.. Osmanlı padişahlarının tablolarına bakın; ister kavuk giymiş olsunlar, ister fes, hepsinin başında 'sorguç' görürsünüz. Yavuz Sultan Selim'den sonra başlamış bir âdettir bu.
1517 tarihinde, Kahire yakınlarındaki Ridaniye'de Memlûk ordusunu yenen Yavuz Sultan Selim, Melik Müeyyed Camii'nde adına okunan hutbeyle 'halife' unvanını aldı. Hutbede ismi 'Hâkim-ül-Haremeyn-iş-Şerifeyn' diye anılınca Yavuz'un buna itiraz ettiğini biliyoruz. Kutsal toprakların 'hâkimi' değil ancak 'hizmetkârı' olunabileceğini söyleyen padişahın isteğine uyularak o günden itibaren künyesi hanedan mensuplarının hepsine sıfat olacak şekilde 'Hadim-ül-Haremeyn-iş-Şerifeyn' (Mekke ve Medine'nin Hizmetçisi) diye anılmaya başladı. Ve bu konumun işareti olmak üzere padişahların sarıklarının üzerine süpürge şekli verilmiş bir tüy demetinin yerleştirilmesi âdet oldu.