'Ak'la 'kızıl' arasında bir sultan...

Aradan neredeyse bir asır geçti. 1908'in 27 Nisan'ında tahttan indirildi Abdülhamid. 1918'in 27 Nisan'ında 'eski padişah' sıfatıyla kaldığı Beylerbeyi Sarayı'nda öldü.
Haber: AVNİ ÖZGÜREL / Arşivi

Aradan neredeyse bir asır geçti. 1908'in 27 Nisan'ında tahttan indirildi Abdülhamid. 1918'in 27 Nisan'ında 'eski padişah' sıfatıyla kaldığı Beylerbeyi Sarayı'nda öldü. Yazıya değerli tarihçi Prof. Kemal Karpat'ın bir değerlendirmesini naklederek başlamak istiyorum: "Abdülhamid olmasaydı Atatürk de olmazdı."
Bu yargı bence de doğru. Ermeniler tarafından alnına yapıştırılan 'Kızıl Sultan' nitelemesini hak edecek hiçbir eylemi olmadığını bugün çoğu kişi kabul ediyor. İşin gerçeği, ona yönelik öfkenin temelinde yatan, 'istibdad idaresi'nden ziyade 33 sene gibi bıkkınlık verecek kadar uzun süre saltanat sürmüş olması. Cumhuriyet döneminde basından sansürün kaldırılmasının ya da istibdadın bitişinin yıldönümünü kutladık.
'İstibdat' vardı ama...
Doğru; Abdülhamid'in iktidarı sansürlü, baskılıydı; ama onu karalarken Cumhuriyet'in de işe Takrir-i Sükun Kanunu'yla başladığını göz ardı ettik. Padişahlığı sırasında Abdülhamid'le ilgili basında çok sayıda hakarete varan haberlerin çıktığını, yurtiçinde ve dışında onu 'eli kanlı müstebit' gösteren sayısız karikatür yayımlandığını da.. Herhalde günümüz siyasetçilerinin karikatürle yapılan eleştiriye ne kadar tahammüllü olduklarını hatırlayarak yargılamak lazım Abdülhamid'i.
Abdülhamid 'evhamlı'ydı. Nitekim kendisiyle ilgili çizimlerde çoğu zaman onun bu hali yansıtılıyor. Ancak düşünün ki Sultan Abdülmecid'in ardından tahta çıkan iki padişah, Sultan 2. Mahmud'un oğlu Abdülaziz ve Abdülhamid'in ağabeyi 5. Murad saray entrikalarına yenik düşüp tahttan indirilmiş ve muhtemelen katledilmişlerdi. Onları takiben saltanat makamına getirilen Abdülhamid'in tanığı olduğu bu hadiseleri düşünerek 'evhamlı' olmasını zaafına yormak bence haksızlık.
Abdülhamid kadar hakarete maruz kalmış ikinci bir Osmanlı padişahı yok. Öyle ki bu hakaretlerin boyutu G. Dorsy adında bir Fransız yazarın kaleminde annesinin Ermeni mühtedisi bir saray çengisi (dansözü) olduğuna kadar vardı. Sadece yabancılar değil Türk yazarlar da onu yere vurmakta birbirleriyle yarış halindeydiler. İktidarı boyunca mahkemelerin verdiği idam kararlarını tasdik etmeyip müebbet hapis cezasına çevirdiği; idamdan kurtardığı kişiler arasında kendisini hedef alan Yıldız Suikastı'nın tertipçileri Ermenilerin yer aldığı bilinir ama umursanmaz. Şair Eşref'in Abdülhamid tahttayken yazdığı hicviyede yer alır şu dizeler: "Yapışmış muttasıl çarhı çevirmekte Kızıl Sultan/ Sanır bir giyotin şimdi görenler taht-ı sultanı..."
Osmanlı'nın son vakanüvisi Abdurrahman Şeref Bey, Abdülhamid'i şöyle tarif ediyor: "Sima ve bünyesinde Osmanlı hanedanına mahsus alametler iyice görülürdü. Zeki ve hassas, tez anlayışlı ve etrafını iyi gören adamdı. Mutad muamelesi çok nazik, sesi de halavetliydi. Padişahlık ve hilafet makamının izzet ve vekarını tamamiyle korudu. Tehdidini hakkıyla yerine getirmeye kadirdi. Lüzumunda şiddet göstermeyi de hiddetini teskin etmeyi de bilirdi. Kendisiyle görüşen ecnebileri daima tesir etmiştir. Anası Tirimüjgan Kadınefendi'den pek küçük yaşta öksüz kalmıştı. Üvey analarından Abdülmecid'in dördüncü kadını Perestü Kadınefendi tarafından büyütüldü. Tahta çıktığında hayatını ona borçlu olduğunu düşünerek üvey annesine 'Valide Sultan' unvanını vermekte tereddüt etmedi. Babası da annesi de veremden öldükleri için sağlığı konusunda endişeliydi. Bundan dolayı yaşamak ihtirasının kamçıladığı bir iradeyle tevarüs ettiği sağlıksızlığı yendi."
Abdülhamid çocukluğundan beri hususi doktoru olan Mavroyani Efendi'nin tavsiyelerine uyarak başladığı sporu günlük işlerinden biri sayardı. Yaz aylarında kayıkla Kızkulesi'ne giderek oradan denize girdiği söylenirdi. Kendisinin Tarabyaüstü'ndeki ve kız kardeşi Cemile Sultan'ın Alemdağı'ndaki çiftliği en sevdiği yerlerdi. Buralarda gürültüden uzak haftalarca kaldığı olurdu. Babası gibi erkek güzeli değilse de çirkin sayılmazdı. Okumaktan büyük zevk alırdı. Padişahlığı sırasında Yıldız Sarayı çok zengin bir kütüphaneye onun bu merakı sayesinde kavuştu.
Tahttan indirildiği süreci tetikleyen 31 Mart hadisesiyle uzaktan yakından alakası yoktu. Ama mektepli yani Harb Okulu mezunu subayların devreye girmesiyle mesleklerini yapmaktan men edilen alaylı askerlerin başı çektiği kalkışma 'irtica' denilerek doğrudan ona mal edildi.
'Balkan barışı'ndan savaşa
İttihad Terakki çetesinin iktidarı ele geçirdikten sonra 'Balkanlara barış getiriyoruz' diyerek Bulgar, Sırp, Romen kiliselerini uzlaştırmasını işittiğinde yaptığı değerlendirme onun siyaset anlayışının özeti gibidir: "Bu ihaneti de mi yaptılar. Oysa ben bir araya gelmemelerini temin için çaba harcamıştım."
Sonrası malum: Aralarındaki ihtilafı sona erdiren Balkan devletleri birleşip Osmanlı'nın üzerine geldiler. Selanik'in elden çıkması üzerine sürgün hayatı yaşadığı bu kentten önce Edirne'ye sonra da İstanbul'a nakledilen Abdülhamid'in Beylerbeyi Sarayı'nda Mustafa Kemal'i tanıdığı ve takdir ifadesi olarak, 'Bu subaya dikkat edin' dediği söylenir.
Vefatında onu tahttan indirmiş olan İttihad Terakki kadrosunun iştirakıyla ve geçmişte kendisini yerden yere vurmuş kalemlerin taziye yazılarıyla ebediyete yolculandığını da söylemek gerek...

Çerçeve
Hz. Muhammed ve Araplar
Peygamberi doğumunun 1435. senesi vesilesiyle geçen hafta yazdığım yazının yanında Mekke'de Hz. Muhammed'in doğduğu evin bugünkü halini yansıtan fotoğrafa yer vermiştim. Okuyucularımızın binanın halinden duydukları üzüntüyü yansıtan mesajlarıyla birlikte gelen bazı animasyon çalışmaları da oldu. Bunlardan birini aktarmak istiyorum. Kabe'nin etrafının gökdelenlerle çevrilmesinden tutun İslam dünyasına hâkim olan 'Tower' tarzı bina merakına kadar bir dizi sakilliğe güzel bir eleştiri sanırım.

Çerçeve
Dolandırıcı deyip de geçmeyin...
Sülün Osman'la ölümünden önce son röportajı ben yaptım. Bir kısmı gerçek, bir kısmı da ona yakıştırılan Aziz Nesin'e bile ilham vermiş- çok sayıda dolandırıcılık hikâyesinin efsane kahramanıydı o...
1962 senesinde Adalet Bakanlığı yattığı cezaevinde ona, 'Kendi emeğiyle geçinmek' başlıklı konferans verdirmişti.
Anlattığı onca anıdan kaçı aklımda kaldı bilmem ama şu söylediklerini hiç unutmadım: "Benim dolandırdığım insanlar dolandırıcıydı aslında. Yani bana yaklaşma sebepleri beni dolandırmaktı. On tane bilezikle geliyorum adamın önüne akşam vakti. Kuyumcunun kapısındayız. Ve dükkân kapalı. Karımın hastalığını anlatıyorum, acilen bilezikleri bozdurmam gerektiğini, o an nöbetçi eczaneye gidip hastaneden istedikleri ilaçları almamın şart olduğunu söylüyorum falan. Hakiki olsalar bileziklerin fiyatı bin lira. Diyorum ki 300 liraya ihtiyacım var. Paranın gerisi umurumda değil, yeter ki karım ameliyat masasında kalmasın... Adam sabah kuyumcuya gidip bilezikleri bin liraya bozdurabileceğini ve birkaç saat içinde havadan 700 lira kazanacağını düşünüyor. O arada benim ayakçım da ortaya çıkıyor ve o almak istiyor bilezikleri. Telaşlanıyor adam kazanç imkânı kaybolacak diye. 300 lirayı verip alıyor bilezikleri, be de kayboluyorum ortalıktan. Adam ertesi sabah kuyumcuya gidip de bileziklerin sahte olduğunu öğrenince, dolandırıldım, diye karakola gidiyor. Ben aranıyorum. Demiyorlar ki ona, be adam 1000 liralık bileziği 300 liraya almayı düşünürken aklında ne vardı, diye. Gayet açık ki, beni dolandırmayı planlamıştı. Ben hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım."