AKP ekonomide başarısız

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarda üçüncü yılını doldurdu. Hükümet ekonomide geçen yıllarda olduğu gibi yine başarılı olamadı. Çünkü tek parti iktidarının bütün avantajlarına rağmen hem işsizliğe çözüm bulamadı, hem de ekonomiyi daha da kırılgan hale getirdi.
Haber: SÜLEYMAN YAŞAR / Arşivi


Büyütmek için tıklayınız
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarda üçüncü yılını doldurdu. Hükümet ekonomide geçen yıllarda olduğu gibi yine başarılı olamadı. Çünkü tek parti iktidarının bütün avantajlarına rağmen hem işsizliğe çözüm bulamadı, hem de ekonomiyi daha da kırılgan hale getirdi.
Oysa AKP'nin 3 Kasım 2002'de tek başına iktidara gelmesinin nedeni peş peşe yaşanan ekonomik krizler ve bu krizlerin düşük ve orta gelir grupları üzerinde yarattığı olumsuzluklardı. Kamuoyu araştırmaları AKP'nin seçimi kazanmasının asıl nedeninin, işsizlik ve işini kaybetme korkusu olduğu ortaya koydu.
1991'de başlayan süreç
AKP'yi iktidara taşıyan süreci hatırlayalım: 1991 seçimlerinin ardından DYP ve SHP koalisyonunun sosyal güvenlikte 'emeklilik yaşını' düşürerek ve tarım ürünlerinde desteklenecek 'ürün sayısını' artırarak seçmenlerine verdikleri seçim hediyeleri, kamu maliyesinde dengelerin bozulmasının başlangıcı oldu. Takip eden yıllarda, verimsiz kamu işletmelerinin finansman yükü, güvenlik harcamalarının artışı ve de yolsuzluklar, ekonominin seri krizlere girmesine yol açtı. Bu krizler en çok emekçi kesimleri sarstı. İşsizliğin getirdiği sosyal çöküntü ortamında, AKP kendisini hiç ummadığı bir oyla tek başına iktidarda buldu.
Bu koşullarda iktidar olan AKP, kendisini iktidara taşıyan kitlelerin işsizliğine çare bulacağı yerde üç yıl içinde işsizliği artırdı. İşsizlik rakamlarının 2005'in ikinci çeyreğinde düşme eğilimine girmiş olması yanıltmasın, aslında rakamlar ayrıntılı yorumlandığında işsizlik arttı. Çünkü, 'işgücüne katılma oranı' geçtiğimiz üç yıl içinde 2 puan düştü.
İşgücüne katılma oranı, 15 yaş üzerindeki kişilerin çalışma isteğini gösterir. Ülkemizde çalışma çağındaki nüfus yaklaşık 50 milyon kişi. Bu 50 milyonun 24 milyonu çalışmak arzusundadır ve iş arar. İş arayanların çalışma çağındakilere oranına işgücüne katılma oranı denir. Ülkemizde işgücüne katılma oranı yaklaşık yüzde 48, AB'ye üye 15 gelişmiş ülkede yaklaşık yüzde 71'dir. Türkiye'de işgücüne katılma oranının Avrupa düzeyine ulaşması, işsizlik oranının yüzde 30'lara çıkacak olması demektir. (Tabloya bakınız) Türkiye'de işgücüne katılma oranının Avrupa'ya göre düşük olmasının nedeni, kadınların iş aramayı çabuk bırakmasıdır. Türkiye'de çalışma yaşındaki kadınların ancak yüzde 25'i, Avrupa'da ise kadınların yüzde 62'si çalışmak istiyor.
Genç işsizler
Üç yılda genç işsizlerin sayısı da arttı. Türkiye'de genç işsizlik oranı (15-24 yaş) yüzde 20'ye ulaştı. Bu oran Avrupa ülkelerinde yüzde 16. İşgücü verileri incelendiğinde AKP'nin işsizlik sorununu çözemediğini görüyoruz. Oysa bir ekonomide başarının ölçüsü istihdam seviyesidir. Nominal faizler düşmüş, enflasyon tek haneye inmiş olsa da, istihdamı artıramayan hükümetler dünyanın hiçbir yerinde ekonomik açıdan başarılı sayılamaz.
Türkiye'de ücretli çalışanların reel ücretleri de son üç yılda azaldı. 2000'in ilk çeyreğine göre imalat sanayi saat ücretleri reel olarak yüzde 19 oranında düştü. Bu, iş bulanların refah seviyesi 2000 yılına göre beşte bir oranında azaldı demektir. Ücretlerin reel olarak düşmesine rağmen istihdamın artırılamaması, hükümetin istihdam yaratmak için hiçbir gayret göstermediğine işaret ediyor.
İstihdam alanındaki bu olumsuz gelişmelere rağmen, ulusal gelirin hızlı artışı bir başka sorunu ortaya koyuyor. Ücretlilerin refah seviyesindeki düşüşe rağmen ulusal gelirin son dört yılda iki katına çıkması ne anlama gelir? 2002'de 184 milyar dolar olan ulusal gelirin 2005'te 359 milyar dolara çıkması sanal bir artıştır. Ülkede işgücü veriminin yüzde 100 arttığını ileri sürmek biraz komik olur. Zira Türkiye, bugün dünya verimlilik listesinde 65. sırada. Reel ücretlerin yüzde 19 düşmesi de verimliliğin artmadığını söyleyen bir başka gösterge. Olan şu; Türkiye'ye yoğun sıcak para girişiyle lira aşırı değerlendi. Ücretlilerden aktarılan reel kaynaklar aşırı reel faiz olarak sıcak para sahiplerine ödeniyor.
Reel faiz
Böylece reel faizler büyüme hızının yaklaşık iki katına ulaşıyor. Ülke ekonomisinin reel büyüme hızının üzerinde reel faiz vermek büyük bir risk. Çünkü yüksek faizlerin ödenmesini sağlayacak vergi gelirleri, ancak reel büyüme kadar artabilir. Bu yüzden birçok ülke sıcak para gelmemesi için düşük faizler belirledi. Ama Türkiye çok yüksek reel faizler vererek spekülatif paraları çekti. Böylece cari açık ulusal gelirin yüzde 6'sına ulaştı. Eğer cari açık bu hızla ilerlerse 2006 yılı sonunda ulusal gelirin yüzde 10'u seviyesine ulaşabilir.
Cari açığın hızla artışının yarattığı olumsuzluğu gidermek için hayatın akışına uygun olmayan formüllerle kamu net borç yükünü düşük gösterip riskleri saklamak, gerçekte yaşanan olumsuz sonuçları engelleyemez. Bu nedenle hükümet yeni bir 'kur rejimi' belirleyip bu tehlikeli oyundan vazgeçmelidir. Sıcak parayla sanal büyüme bu ülkede daha önce defalarca yaşandı. Bizi yaşanacak bir olumsuzluktan bu defa IMF de kurtaramaz. Çünkü, 11 Mayıs 2005 tarihli basın açıklamasında IMF Başkanı Rodrigo de Rato Türkiye ekonomisi için ilk öneri ve uyarısını cari açığın azaltılması konusunda yaptı ve cari açığın sürdürülebilir seviyeye indirilmesini istedi.

Süleyman Yaşar: İstanbul Üniversitesi öğretim görevlisi