AKP'yi destekleme vakti

Son aylarda toplum olarak AB'ye karşı burnumuzdan soluduk. Sinirlendik, ümidimizi kaybettik, yıprandık. En hararetli AB taraftarları bile sabırlarını yitirdi. Fakat son anda büyük oranda istediğimizi elde ettik.
Haber: ÖMER TAŞPINAR / Arşivi

WASHINGTON - Son aylarda toplum olarak AB'ye karşı burnumuzdan soluduk. Sinirlendik, ümidimizi kaybettik, yıprandık. En hararetli AB taraftarları bile sabırlarını yitirdi. Fakat son anda büyük oranda istediğimizi elde ettik.
Tabii ki AB'ye üye olmuşcasına sevinmek saflık olur. Çok zor ve önemli bir kavşağı geride bırakmış olmamız, önümüzdeki yolun hâlâ uzun, ince ve virajlı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Daha sabrımız çok denenecek. Özellikle Kıbrıs konusunda ciddi sorunlar yaşayacağız.
Bunlara rağmen gelin iyimser olalım; moda tabirle Türkiye-AB ilişkilerindeki 'büyük resim' nedir bir gözden geçirelim. Ortada iki büyük resim var. İlki, dış dünya ve özellikle Washington açısından 3 Ekim'in ne ifade ettiği. Öteki ise 3 Ekim'in Türkiye'nin iç dinamikleri açısından ne anlama geldiği.
Dış dinamikler
Başta ABD olmak üzere, dünyada birçok ülke Türkiye-AB ilişkilerine, 'medeniyetler çatışması' kavramına geçersizlik getirmek açısından bir fırsat olarak bakıyor. Müslüman bir ülkenin, zengin ve elit bir Hıristiyan kulübü içinde kendine bir yer bulması büyük bir sembolik önem taşıyor dünya dengeleri açısından.
Tahmin edilenin aksine, Washington ve dünya açısından 3 Ekim'de ortaya çıkan büyük resim medeniyetler çatışması tezini çürütmüyor. Aksine, Avrupa'nın daha yolun başında Türkiye'ye karşı bu kadar direnmiş olması, medeniyetler çatışmasının gayet sağlam bir şekilde ayakta olduğunu gösteriyor. Üstelik yakında Merkel ve Sarkozy ile bu çatışma daha da alevlenecek gibi görünüyor. Peki nedir o zaman büyük resimdeki olumlu tablo? Hiç tevazu göstermeye gerek yok. Büyük resim Türkiye'nin kendi olağanüstü başarısı.
3 Ekim'de Türkiye son yıllardaki siyasi ve ekonomik yapısal reformlarının siyasi semeresini almakla kalmadı. Bu tabii ki başlı başına önemli çünkü Türkiye artık sınıf atladı ve birinci lige çıktı. Umarız ülkeye girecek dış yatırım ile bu durum daha da iyi anlaşılacak. Ama benim asıl bahsetmek istediğim konu farklı. Dünya ve Washington'ın gözünde Türkiye'yi ön plana taşıyan en önemli unsur son yıllardaki başarıların İslâmi gelenekten gelen bir siyasi partinin liderliği altında gerçekleşmiş olması. Unutmayalım ki AKP'nin başarıları küresel zihinde siyasi İslam ile terörizm arasında ciddi bir bağın oluştuğu bir ortamda gerçekleşti. İşte tam da bu nedenle AKP hem 11 Eylül terörizmine, hem de Batı'da yükselmekte olan İslam fobyasına bugün dünyanın sunduğu en iyi cevap.
Bu büyük resimde Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül dünyadaki siyasi liderler arasında apayrı bir kategori içindeler. Müslümanlık ile modernitenin sentezini bizzat kendi hayatlarında yaşayan ve daha da önemlisi bu sentezi küresel barışın hizmetine sunan fazla siyasi lider yok uluslararası arenada.
Ülkenin içi mayın tarlası
Dış dünyada böyle zor işler başaran bir parti aynı zamanda ülke içindeki mayın tarlasına rağmen başörtüsü konusunda ortalığı germiyor ve Türk-Kürt kardeşliğini sonuna kadar savunuyor. Lafı fazla uzatmaya gerek yok. Washington ve dünya, İslam âleminde AKP gibi bir parti olduğu için son derece şanslı. Böyle bir ülkeyi ve partiyi yeterince sıcak bir şekilde kucaklamayan AB konusunda Washington'ın tepkisi ise "Allah zihin açıklığı versin" şeklinde.
İşte dış dünyadaki büyük resim böyle. Peki ya içerideki büyük resim nedir? Belki paradoksal gelecek ama içerideki tablo AKP'nin başarısının arkasında Kemalizm ve AB'nin ta kendisi olduğunu gösteriyor. Neden diyeceksiniz. Kemalizmden başlayalım. Eğer Türkiye'de Kemalizm'in temsil ettiği sert bir laiklik ve devlet anlayışı olmasaydı ülkenin en önemli İslami hareketinin başında hâlâ Erbakan olacaktı. Eğer bugün AKP kendini İslami değil 'muhafazakâr demokrat' olarak tanımlıyorsa bu büyük oranda Türkiye'de Kemalizm'in, devletin ve 28 Şubat'ın bir ürünü. 28 Şubat'ı asla savunmak istemiyorum. Ancak şurası bir gerçek: Türkiye'de İslami hareketi ılımlı hale getiren ve sistemin kırmızı çizgilerini gösteren 'güçlü devlet' ve onun ideolojisi olan Kemalizm oldu.
CHP ve diğerleri
Eğer Kemalizm AKP yi ortaya çıkaran unsur ise, bu partiyi iktidara taşıyan ve sadece muhafazakâr kesimi değil neredeyse bütün Türkiye'yi kucaklamasını sağlayan en önemli etken ise AB oldu. AB'yi bayrak edinen bir AKP hem sistemle barışık kaldı hem de Türkiye'nin yüzde 75'lik bir çoğunluğunun ekmek ve aş için en çok istediği bir dış politika projesine sahip çıktı. Ayrıca şurası da kesin: Türkiye'de hiçbir siyasi parti AKP kadar AB'yi temel hedef haline getirmedi.
Nedeni basit. CHP'nin ve diğer milliyetçi-ulusalcı partilerin AKP kadar demokrasiye ve AB'ye ihtiyaçları yok. Sonuçta büyük resim her şeyi açıkça ortaya koyuyor. 3 Ekim iç ve dış dinamiklerin olabilecek en verimli şekilde buluşmasının ürünü. Bu gidişle Türkiye demokratik, Müslüman, laik, Kemalist ve kapitalist kimliği ile 21. yüzyıla damgasını 20. yüzyıldan çok daha etkili şekilde vuracak gibi görünüyor. Evet, zaman iyimserlik ve AKP'ye destek zamanı.

Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü