Annan Planı, Kıbrıs'ta milliyetçiliği körükler

Tarihçi Pavlos Tzermias ile söyleşi:
Katı Rauf Denktaş'ın toplum liderliği, artık ılımlı Mehmet Ali Talat'a geçti. Bu neyi değiştirdi?

Tarihçi Pavlos Tzermias ile söyleşi:
Katı Rauf Denktaş'ın toplum liderliği, artık ılımlı Mehmet Ali Talat'a geçti. Bu neyi değiştirdi?
Tüm engellerin ortadan kalktığını söylemek fazlaca abartılı olur. Elbette Denktaş'la Talat arasında farklılıklar söz konusu, ancak bekleyip görmek lazım. Burada, Türkiye'nin AB'ye katılmak istemesi, elbette bir etken. Fakat asıl soru işareti, Erdoğan'ın gerçekten bütüne ne kadar hâkim olduğu.
Başka ne gibi gelişmeler beklemektesiniz?
Sanırım Talat yeni görüşmeler için çağrıda bulunacak ve Annan Planı temelinde başka görüşmeler olacak. Rumlar da bu görüşte.
Annan Planı'nı tahlil edince nasıl bir sonuca ulaştınız?
Annan Planı'nın en büyük zaaflarından birisi, önemli birçok hükmün Türkiye'nin AB üyeliğine endekslenmesiydi. Bu durumda Türkiye'nin üyeliği gerçekleşmezse plan çöker.
İsviçre, Kıbrıs'a örnek olarak zikrediliyor. Siz uzun süredir İsviçre'de yaşamaktasınız. Paralellikler görüyor musunuz?
Annan Planı'nda bu örneğin bir karşılığı yok. Tam tersine Rum ve Türk milliyetçiliği kurumsallaştırılıyor. Mesela merkezi yönetim. Altı üyeden oluşması öngörülmekte, dördü Rum ve ikisi Türk tarafından olmak üzere. Böyle bir durum İsviçre'de söz konusu değil: Teorik olarak İsviçre hükümeti sadece İsviçrelilerden oluşabilir. Bunun temeli, 'politik bir ulus'un var olmasına dayanır, yani vatandaşın kendini Alman, Fransız veya İtalyan olarak değil de, öncelikle İsviçreli olarak görmesinde yatar.
Bir de şu var: Eğer iki taraf, örneğin bütçe konusunda anlaşmazlığa düşerse uluslararası bir mahkeme çözüm yolunu sunar. Hangi İsviçreli, hangi devlet, politik sorunlarının çözümü için bir mahkemeye gidip çözüm
yolu aramayı kabullenebilir ki?
Geçici bir durum olarak da kabul edilemez mi?
Unutulmamalı ki Kıbrıslı Türklerin adadaki nüfus oranı yüzde 18, Rumların oranıysa yüzde 72. Tabii ki azınlığın korunması zorunlu. Fakat başka bir uç noktaya varılmamalı; çoğunluğun azınlığa tabi olması dayatılmamalı. Gelgelelim Meclis'te, devleti felce uğratabilecek bir veto hakkı var.
Kıbrıs politikasına doğrudan müdahale sonuçta ayrışmaya yol açtığı halde, neden hâlâ garantör ülke konumundaki Yunanistan ve Türkiye'nin etkin rolleri sürüyor?
Kıbrıs yönetimi tarafından siyasi nedenlerden ötürü dile getirilmeyen başka bir sorun da var, ben bunu tarihçi kimliğimden ötürü dile getirmekte sakınca görmüyorum: Kıbrıs adasında İngiliz üslerinin ne işi var? Hâlâ bir sömürgecilik çağında mı yaşıyoruz? Bu bir sorun.
Görüşmelerin başarılı olmasının koşulları sizce neler?
Benim daha 1958 yılında savunduğum şuydu: Kıbrıslı Rumlarla Türkler, sözümona 'ulusal merkezlerin', daha doğrusu Ankara ve Atina'nın garantörlükleri olmadan bir araya gelmeli ve bir çözüm aramalı. Sonra, çözüm işlevsel olmalı. İki veya üç yıl sonra tekrar sorun çıkmamalı. Yoksa Rum-Türk ilişkileri yine çıkmaza girer ve hiçbir zaman barış gelmez.
Referandum konusuna da tekrar değinmek isterim: Demokratik davranılmalı. Annan Planı da referandum öngörüyordu. Bizzat Annan halk kabul etmediği takdirde planının geçersiz olacağını söyledi. Rumların yüzde 76'lık dilimi plana karşı çıktı; bu duruma saygı gösterilmeli. Tesadüfen eşimle bu hafta Kıbrıs'taydım: 10 kişiden dokuzunun, plana karşı olduğunu gördüm. Birçok insanın düşündüğü gibi, o kadar insan sadece Papadopulos istedi diye 'Hayır' demedi. Papadopulos konuşmasaydı, yüzde 76 değil de yüzde 66 'Hayır' çıkardı.
İki taraf da sık sık birbirini suçluyor. Rumlar Türklere işgalci diyor, Türklerse Rumlara iç savaşı ve darbe girişimini hatırlatıyor. Kim haklı?
Sırasıyla bakmalıyız: Öncelikle Yunan cuntasının Kıbrıs'ta desteklediği darbe bir suçtu. Ankara'ysa, darbeyi Kıbrıs'ı işgal etmek için fırsat olarak ve devletler hukukuna aykırı biçimde değerlendirdi. Türkiye, garantörlük anlaşmasına aykırı davranmıştı, çünkü Ankara 'status quo ante'yi (önceki durum) tekrar tahsis etmeliydi. Ancak bu gerçekleşmediği gibi, adanın kuzeyini işgal edip sahte bir devleti ilan etti.
1963 yılındaysa şu durum vardı: Taze Kıbrıs devleti Londra ve Zürih sözleşmelerine dayandırılmıştı, fakat uygulanmadı.
Makarios, bunun üzerine anayasa değişikliğini öngören '13 nokta planını' ele aldı. Hukuki açıdan Makarios'un, uygulanmayan bir durumu değiştirmek amacıyla öneride bulunması haklı bir tutumdu. Ancak siyasi bir hata yaptı. Bu girişimi radikal kesimlerle birlikte yapmaya kalktı. Bu durumda da Kıbrıslı Türklerin haklılığı ortaya çıkıyor.
Fakat olguları birbirleriyle bağlantılı olarak ele almalı ve şu veya bu olayı birbirinden ayrı görmemeli. Bu sıkça yapılan bir hata ve kurnazca, çünkü bir taraf bir olayı öne sürerken, diğer taraf da bir başkasını kullanır.
(Avusturya gazetesi, 19 Nisan 2005)