Asıl sorun Rum tarafında

Zemin kaybı: Türkiye, Kıbrıs konusunda attığı cesur atılımları ve 24 Nisan halkoylaması sonuçlarını, KKTC'nin tecritten kurtarılması yönünde diplomatik kazanca dönüştüremedi.
Haber: ÖZDEM SANBERK / Arşivi

Zemin kaybı: Türkiye, Kıbrıs konusunda attığı cesur atılımları ve 24 Nisan halkoylaması sonuçlarını, KKTC'nin tecritten kurtarılması yönünde diplomatik kazanca dönüştüremedi. Türkiye ve KKTC, AB'nin hatasını anlayarak Kıbrıslı Türkleri izolasyondan kurtaracak önlemleri alabileceğini sandı. Türkiye o zaman, KKTC'nin tanınmasını talep etmeyi, adeta hakkı olmayan aşırı bir talep olarak gördü. Aynı hataya KKTC hükümeti de düştü. Türk tarafı fazlasını istemediği için, azını da elde edemedi. Oysa, BM kapsamlı çözüm planını reddeden Rum liderliği, bir kere AB üyeliğini elde ettikten sonra, uluslararası toplumun yargılarına aldırış etmeden 17 Aralık Brüksel AB zirvesinde kendisinin Türkiye'den 'Kıbrıs Cumhuriyeti' olarak tanınmasını istemekte beis görmedi.
Rumların, BM, ABD ve AB'ye meydan okurcasına tanınma talep ettikleri bir ortamda, bizim 24 Nisan'ın ertesi günü, BM Genel Kurulu'na başvurmamamız ve Kıbrıs'ta taraflardan birinin BM Kapsamlı Çözüm Planı'nın lehinde, diğerinin aleyhinde oy kullandığını belirterek, adada artık yeni bir durum bulunduğunu ve 'referandum' öncesi hale dönüş olamayacağını en azından kayda geçirmememiz hata oldu. Hem BM'in, hem AB'nin temel ilkeleri, hukukun üstünlüğü ve demokratik meşruiyeti öngörür. Kıbrıs'ta KKTC'nin demokratik meşruiyeti 24 Nisan 2004 halkoylamasıyla ortaya konuldu. BM nezdinde o zaman böyle bir girişimimizin, yine en azından, çözüm önünde KKTC'nin engel oluşturduğu ve dolayısıyla tanınmamasını öngören 540 ve 541 sayılı BMGK kararının yeniden gündeme getirilmesinin zeminini hazırlamış olacağı belliydi.
Başbakan Erdoğan'ın şimdi, özellikle Moskova'da Başkan Putin'in, Kıbrıslı Türklerin hâlâ dışlanmasının haksızlık olduğunu ve Genel Sekreter'le konuşacağını söylemesinden sonra, çözüm sürecini yeniden başlatmak ve kaybettiğimiz zemini tekrar yakalamak amacıyla bazı yeni ve yaratıcı girişimler üzerinde durduğunu görüyoruz. Bu girişimler 24 Nisan'dan hemen sonra yapılmalıydı. Her şeye rağmen, Türkiye'nin çözümden yana olan iradesini sergilemek ve artık ABD ve AB'nin öncelikleri arasında olmayan Kıbrıs meselesinin unutulmaya terk edilmesine ve gündemden tamamen düşmesine izin vermeyerek ve çözümü reddeden Rum tarafını teşhir etmek bakımından yararlı. Ama gerçekçi mi?
Putin'in sözleri boşlukta
Rum tarafında 'Hayır' oylarının giderek arttığı bir ortamda, bu soruya evet yanıtını vermek zor. Genel Sekreter Annan'ın, başarı şansı görmeden yeni bir girişim başlatmayacağı ve ambargoların kaldırılmasını tavsiye eden raporunu Konsey'e getirmeyeceği belli. O zaman Putin'in sözleri biraz boşlukta kalmış oluyor. Papadopulos sürekli, Annan Planı'nı reddettiğini, zaman kısıtlaması kabul etmediğini ve Annan'ın arabuluculuğunu istemediğini belirtiyor.
Rumların reddettiği pakete bizim ısrarla talip olmamızın veya karşı tarafın reddettiğini onlara güzel göstermeye çalışmamızın bir tek sonucu olabilir, o da Rumların uzlaşmaz görünerek paketi ters çevirmelerini kolaylaştırmak.
Annan Planı yarın bir-iki değişiklikle kabul edilip yeniden halkoyunda sunulsa, Rumların 'Evet' diyeceğini kimse garanti edememekte. Plana birçok değişiklik getirilir veya yeni parametreler etrafında oluşacak yeni bir plan üzerinde konuşulması söz konusu olursa, zaman da, son deneyimlerimizin ışığında, direkt ticaret, direkt ulaşım ve siyasi eşitlik/eşit statü konusunda güvence alınmadan masaya oturulmasının sakıncaları aşikâr.
KKTC'de şubatta parlamento, nisanda da cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Türklerin dışlanmalarına son verilemeyecek olursa Türk tarafında çözüm ve birleşmeden yana olan siyasi güçlerin bu seçimlere avantajlı bir pozisyonda girmeyecekleri de ortada.
Peki AKP hükümetinin Kıbrıs konusunda gerçekleştirdiği radikal değişikliklere rağmen bugünkü duruma neden geldik?
Zaman zaman değerli köşe yazarları ve yorumcularımız, sayın Denktaş'ın, Aralık 2002 Kopenhag zirvesi ile Mart 2004 Lahey zirvesinde Annan Planı'na o zamanki haliyle 'Evet' dememiş olması dolayısıyla fırsat kaçırıldığından söz ediyor. Olaylara Rum tarafındaki gelişmeleri de izleyerek bakıldığında bu fikirlere katılmak pek mümkün değil. Rum basınını yakından takip eden okuyucularımızın gözünden kaçmamış olacağı gibi, 28 Eylül 2003 tarihli Fileleftheros gazetesi, Rumların Annan Planı'nı müzakere etmeyi kabul etmelerinin nedeninin bir çözüme varmak değil, fakat KKTC'nin tanınmasını önlemek olduğunu bizzat Klerides'in ifadelerini yansıtarak yazdı.
Daha sonra 23 Aralık 2003 tarihli Politis gazetesi, Papadopulos'un, "Denktaş 'Evet' deseydi dahi ben BM belgesini (Annan Planı) imzalamayacaktım. Denktaş imzalarsa ben de imzalarım şeklinde bir beyanım asla olmadı" dediğini belirtiyor. 1 Aralık 2003 tarihli Mahi gazetesi de bu kere Klerides'in bir itirafını yayımladı: "(Müzakerelerde) hiçbir taviz vermeden, hiçbir şey kabul etmeden, (görüşmelerde) kabahati Türk tarafına yükleyerek AB üyeliği amacımıza ulaştık."
AB'nin eski genişlemeden sorumlu komisyon üyesi Verheugen'in 24 Nisan halkoylamasında Rumların BM planını ezici çoğunlukla reddetmelerinden sonra, 'Aldatıldım' demesi boşuna değil. Ne var ki Papadopulos'un bu aldatıcı tutumu, daha çok önce Kıbrıs'taki çözüm yanlısı Rumlarca dahi acı bir dille eleştiriliyordu. Nitekim, GKRY'de yayımlanan 'Sunday Mail' gazetesinin 20 Temmuz 2003 tarihli nüshasında Loucas G. Charalambous imzasıyla yayımladığı 'Leoparın lekeleri silinmez' başlıklı bir yorumda, Papadopoulos'un Annan Planı'na ilişkin çelişkili tutumu sergilenmiş, 10 Mart'ta Lahey'de yapılan toplantıda planı kabule hazır olduğu izlenimini veren Papadopulos'un, daha sonra planın 'Türk işgalini' yasal hale getireceğini öne sürmesinin ciddi bir tutarsızlık teşkil ettiği belirtilmiş, Papadopulos'un bu kaypak yaklaşımına nazaran, anılan plana olumsuz tutumunu baştan ortaya koyan Denktaş'ın daha dürüst ve tutarlı bir yaklaşım ortaya koyduğu ifade edilmişti.
Denktaş sendromu
Klerides'in ve Papadopulos'un net ve açık niyetleri bizzat çözüm isteyen bazı Rumlarca dahi anlaşılmışken, bizim, hem siyasi kadrolar olarak, hem sivil toplum olarak, sorunu sürekli şekilde Türkiye'de ve KKTC'de görmemizin ve adeta bir Denktaş sendromuna girmemizin teşhis yeteneğimizi dumura uğrattığını da kabul etmemiz gerekecek. Çağımızın aydın olma sorumluluğu tek yanlı düşünce kalıplarını reddediyor. Denktaş'a endekslenmekle bir yere varamadık. Çözümsüzlüğün sorumluluğunu sırf Türk tarafında aramakta ısrar etmek KKTC'de birleşmeyi isteyen siyasi partilere şimdi bir avantaj sağlamayacak. Ama artık bu gelişmelerden bir ders çıkarmak için elimizde yeterli deneyim malzemesi bulunduğunu sanıyorum.
Özdem Sanberk: Emekli büyükelçi

Yarın: Kıbrıs'ta çözüm denklemi yanlış kuruldu