Asıl sorun yarını görmekte

Avrupa Birliği'nden şikâyet var. Ulusal duyarlılıkları dikkate almayan yaklaşımlara kaynaklık ediyor. İyice rencide edici, çilden çıkarıcı, güvenilmez oldu.
Haber: BAHADIR KALEAĞASI / Arşivi

BRÜKSEL - Avrupa Birliği'nden şikâyet var. Ulusal duyarlılıkları dikkate almayan yaklaşımlara kaynaklık ediyor. İyice rencide edici, çilden çıkarıcı, güvenilmez oldu. İş hakaret boyutuna kadar gidiyor bazen. Her olumlu adım veya açıklamayla eşzamanlı olarak olumsuzluklar yayıyor. Ne istediği, nereye gittiği belli değil. Bu şikâyetler tanıdık gelebilir. Fakat ifade buldukları dil yalnızca Türkçe değil. Fransızca, İngilizce, Almanca, Danca, Lehçe, Fince, İspanyolca... Kıtanın dört bir yanından AB hakkında şikâyet var. Hedefteki AB ise, kıtanın dört bir yanındaki ülkelerden oluşuyor zaten. Kimi tam üye olarak hissedar konumunda, kimi ise müstakbel üye olarak gidişattan birinci dereceden etkilenmekte.
Küresel gerçekler ortada. Avrupa ülkelerinin Avrupa Birliği'ne ihtiyacı var. Bu Fransa için de, İngiltere için de aynı. Yunanistan, Litvanya, Portekiz için de, Türkiye için de, dünyanın üçüncü büyük sanayi devi ünvanını taşıyan Almanya için de geçerli bir durum. Uluslararası ekonomik rekabet, pazar derinliği, ticaret, mali piyasalar, yatırımlar, teknoloji, bilim, eğitim, enerji ve çevre gibi ülkelerin geleceği açısından yaşamsal önemdeki etkenler Avrupa'da birliği kaçınılmaz kılmakta. Birliğin ortak ekonomik çıkarlarını küresel düzende koruyabilmesi, siyasal bütünlük ve ortak dış politika araçlarına olan gereksinimini vurguluyor.
Ne var ki, Avrupa Birliği şimdi krizde. Günlük işler yürüyor, projeler ilerliyor, ekonominin çarkları dönüyor, uluslararası ilişkilerde Dünya Ticaret Örgütü'nde Çin sorunundan, Kosova'da barışa katkıya birçok
alanda AB bir dünya gücü olmaya devam ediyor. Onaylanması iyice zora giren AB Anayasası zaten 2007-2009 döneminde yürürlüğe girecek düzenlemelerden oluşuyordu.
Yeni bütçe üzerinde anlaşabilmek için 2006 sonuna kadar zaman var. Fakat stratejik düşünme geleneğinin olduğu bir siyasal kültürün ölçütlerinde, üç-dört yıl sonrasını görememek kriz anlamına geliyor.
Bu gerçekleri Avrupa kamuoyuna bir kez daha hatırlatma ve Avrupa'ya stratejik bir açılım yolu tanımlama rolü Tony Blair'e düştü. İngiltere başbakanı 23 Haziran'da Brüksel'de Avrupa Parlamentosu'na 2005'in ikinci yarısında üstleneceği AB Dönem Başkanlığı hakkında sunum yaparken son derece rahattı. Ne de olsa, Berlin, Paris ve Roma'daki meslektaşlarından farklı olarak, daha yeni bir seçim zaferini geride bırakmış bir lider.
Blair'in uzak görüşü
AB'nin anayasa krizi, Fransa-Almanya eksenli Avrupa Birliği anlayışını darmadağın etti. Bütçe konusunda da fırsatı iyi değerlendiren Blair, Avrupa Birliği'nin geleceğine yön vermek üzere büyük bir hareket alanı sağladı. Bir zamanlar Avrupa'nın en revaçta politikacısı olduğu konumu, Irak krizinde kaybetmişti. Şimdi Avrupa'nın liderliğine doğru yükselişte.
Blair konuşmasında hakkındaki bazı suçlama ve önyargılara özellikle yanıt verdi. Ne kadar, 'Avrupacı' olduğunu söylediğinde bazı parlamenter sıralarından yuhalamalar yükselince, 'İşte demokrasi bu, Avrupa'nın özü' diyerek salona iyice hâkim oldu. Sosyal Avrupa fikrine karşı olmadığını ısrarla vurguladı. Sonra Avrupa'da kaçınılmaz olan değişimi savundu, son derece çarpıcı bir söylemle:
"Krizden bahsediyoruz. Önce başarıları konuşalım. Savaş sona erdiğinde Avrupa harabeydi. Bugün ise AB bir siyasal başarı anıtıdır. Neredeyse 50 barış yılı, 50 refah yılı, 50 ilerleme yılı. Düşünün ve şükran duyun. 50 yıl boyunca Avrupa liderleri bunu yaptı.
Tarihin genel akışı Avrupa'dan yana. Dünyanın diğer bölgelerinde de ülkeler bir araya geliyor, birlikte güçlerini artırıyorlar. 20. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa ülkeleri dünyada tek tek hükümranlıklar kurmuş, sömürgeler yaratmış, dünyada üstünlük için birbirleriyle savaşmışlardı.
İkinci Dünya Savaşı'nın vahşeti sonucunda, siyasal liderler o günlerin artık sona erdiğini gördüler. Bugünün dünyası, bu uzak görüşlülüğü pekiştiriyor. ABD tek süper güç. Fakat, birkaç 10 yıl içinde Çin ve Hindistan dünyanın en büyük ekonomileri olacak. Her birinin nüfusu AB'ninkinin üç katı. Birleşik ve birlikte çalışan bir Avrupa ülküsü dünyada konumumuzu koruyabilmemiz için elzem.
Şimdi, 50 yıl sonra, kendimizi yenilemeliyiz. Bunda utanacak bir şey yok. Tüm kurumlar bunu yapmalı. Yapabiliriz. Fakat inandığımız Avrupa ülkülerini, yaşadığımız modern dünya ile bağdaştırabilirsek."
Bu temeller üzerinde Blair son derece etkili konuşmasında değişimin yönünü tayin etti:

  • Çağdaş bir Avrupa Birliği bütçesi. Tarımı aşırı korumaya son. Araştırma-geliştirmeye öncelik.
  • Avrupa sosyal modelinin reformu. İş piyasalarında esneklikle istihdamı teşvik. Sürekli eğitim. Fakirlikle mücadele için, hayır işleri değil istihdam amaçlı programlar. Girişimciliğin desteklenmesi için ne gerekiyorsa başarmak.
  • Bilime ve teknolojiye yatırıma öncelik. Hindistan'da üniversiteler Avrupa'dan daha fazla fen bilimleri mezunu vermeye başladı. Aynı ülkede bioteknoloji sektörü önümüzdeki beş yılda beş katı büyüyecek. Çin Ar-Ge harcamalarını son beş yılda üç katı arttırdı. Avrupa'da yeni patent sayısında azalma var. ABD verimlilikte Avrupa Birliği'nin önünde.
  • Eğitim ve mesleki eğitimde köklü reform. Artık yalnızca dünyanın en iyi yirmi üniversitesinden ikisi Avrupa'da. Ortalama olarak Avrupa dünya lideri olsa da, en iyiler de üretebilmeli. İşsizliği, soruna çözüm getirmeyen korumacılıkla değil, eğitimle çözmeli.
  • Hizmet sektörlerinde daha etkin bir Avrupa tek pazarı. Bu amaca yönelik olarak hazırlanan AB mevzuatı taslağına destek.
  • Makroekonomik politikaların disiplini ile esnekliği arasındaki dengeyi iyi belirlemek. Vergi ve faiz araçlarını ekonomik büyümeyi destekleyecek şekilde kullanmak.
  • İç ve dış güvenlik politikalarında daha birleşmiş ve güçlü bir AB yaratmak.
  • Genişlemeyi Hırvatistan ve Türkiye ile sürdürmek. Çağdışı yabancı korkusuna, milliyetçiliğe, içine kapanmacılığa yenik düşmemek. Genişlemeyi durdurmanın AB'de bir işi, bir fabrikayı, bir euroyu kurtarmayacağını halka iyi anlatmak.
    Türkiye'nin uzak görüşü
    Avrupa ile ilişkilerimiz zor bir döneme girdi. Bundan önceki dönemlere göre bu sefer önemli bir fark var. Daha öncekilerde, Avrupa Birliği'nde işler yolunda giderken, Türkiye'nin iç siyasal ve ekonomik sorunları AB içindeki Türkiye'yi dışlama eğilimlerini güçlendiriyordu. Bugün ise, Birliğin kendisi zorda ve doğal olarak bu durum tüm aday ülkelere uzanan olumsuz etkiler yayıyor. Blair'in konuşması aslında içerik olarak Türkiye'nin gündemindeki sorunlar açısından son derece tanıdık. İngilizcesi de, Türkçesi de hemen hemen aynı. Blair ayrıca
    üyelik sürecini başarı ile tamamlamış bir Türkiye'nin neden aynı zamanda Avrupa'nın geleceği açısından önemli olduğunu iyi vurguluyor. Konuşmanın mesajı ise, hem Avrupa'daki Türkiye tartışması, hem de Türkiye'deki Avrupa tartışması açısından anlamlı: "Sorun AB düşüncesi değil. Çağdaşlaşma ve somut politikalar söz konusu. Avrupa'dan nasıl vazgeçelim tartışması değil. Söz konusu olan Avrupa'yı amaçlarına yönelik olarak ilerletmek. Yani halkın yaşamını daha iyi kılmak."

    Dr. Bahadır Kaleağası