scorecardresearch.com

Asya'ya dönmek:Hillary Clinton için bir durum muhasebesi

Washington yönetimi kendisini Asya'nın felaketler yaşayan kesimlerinde saplandığı bataklıktan çıkarıp da kıtanın dinamik bölgelerine yöneltme çabasında oldukça geç kaldı.
Haber: STEPHAN RICHTER / Arşivi

ABD Irak ve Afganistan’daki savaşlarının hızını giderek azaltırken, şimdi dikkatini Asya-Pasifik bölgesine çevirmek niyetinde. Yapılan cafcaflı ve kerameti kendinden menkul açıklamalar, iki temel zayıflığı gösteriyor. Birincisi, ABD’nin zorlu tercihler yapmak konusundaki yetersizliği. İkincisi de diğer bütün ülkelerin tersine, geçmişte yaptıklarının sonuçlarına katlanmak zorunda olmadığına dair yanıltıcı inancı. 

Avrupa da Asya’nın peşinde
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, geçenlerde Foreign Policy dergisinde yayımlanan ‘Amerika’nın Pasifik Yüzyılı’ adlı uzun makalesinde, ülkesinin artık Asya-Pasifik bölgesinde ‘ciddi oranda arttırılmış yatırımlar yapmak’ istediğini öne sürüyor ve ekliyordu: “Politikaların geleceği Afganistan veya Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak.”
Bu makale ABD’deki Barack Obama yönetiminin ilk yılı içerisinde, sözgelimi Şubat 2009’da, hatta Ekim 2009’da yayımlanmış olsaydı, stratejik bir kavrayışı ve sarih bir öncelik tanımını gösteriyor olurdu. Bütçe rakamları açısından bakıldığındaysa, insan Clinton’ın hangi gezegende yaşadığını sormadan edemiyor. Amerika’nın öngörülebilir gelecekte dış (ve askeri) meselelere vakfedebileceği gücün son on yılda azami sınıra dayandığına kuşku yok. ABD’deki altyapının çatırdadığı ve polislerin, itfaiyecilerin, öğretmenlerin işlerini kaybettiği bir dönemde ciddi kesintiler dışında herhangi bir şey yapılabileceğini savunmak, Amerika’daki seçkinlerin çarpık bir öncelik tarifi olduğunu gösteriyor.
Asya’daki liderlere sorduğunuzda, cidden şaşırmış bakışlarla karşılaşacaksınız. Birçoğu, George W. Bush yönetiminin sarpa saran stratejilerine bu kadar uzun süre katlandıktan sonra, mevcut ABD yönetiminin şu an sergilediği kibirli tavır karşısında küçük dilini yutuyor. ABD kendisini Asya’nın felaketler yaşayan kesiminde saplandığı bataklıktan çıkarıp kıtanın dinamik kesimine yöneltme çabasında çok geç kaldı. Kariyerlerinin büyük bölümünde kıt mali kaynaklarla boğuşmak zorunda kalan Asyalı liderler, yönetmenin tercihlerde bulunmak anlamına geldiğini gayet iyi biliyor. Ve Obama yönetiminin Afganistan’la daha derinden iştigal etmeye karar verdiği an, denizaşırı meselelere vakfedebileceği ‘taze’ parayı sonuna kadar tükettiğinin de ziyadesiyle farkındalar.
Ve Avrupa’daki liderlerle konuşursanız, ABD’nin Asya’ya yüzünü dönmesinin ve Avrupa’nın da aynı yolu takip etmesinin iyi olacağına, aksi takdirde Amerika-Asya ikilisini gerisinde kalacağına dair çok da nazik olmayan ve teğel yerleri fazlasıyla görünen bir uyarı gibi satma çabası karşısında eğlendiğini görürsünüz. Üst düzey Avrupalı yetkililer, serinkanlı biçimde ABD yönetiminin dikkatini Asya’ya çevirmesi noktasında hiç de yalnız olmadığına işaret ediyor. Diğer bir deyişle, ortada rekabetçi bir dünya var –ve bu uzun yeniden harmanlanma sürecinde, Asya’da kimin daha fazla yol alacağı hiç belli olmaz.
Buna ek olarak hem Asya’da hem de Avrupa’da şöyle yaygın bir hissiyat söz konusu: ABD yönetimi bu tutkusunu dizginlemeli ya da açıkça ses getiren konuşmalar yapıp kahramanlık hikâyeleri yazmaya ihtiyacı olacak. Kimi ikna etmeye çalışıyorlar? Başkalarını mı? Pek değil. Kendilerini mi? Muhtemelen bu seçenek gerçeğe daha yakın. Her psikanalistin söyleyebileceği gibi, kibirli ABD söylemi esasen tek bir şeyin; aslında artık ABD’nin menzilinde olmayan bir dünyayı ve (mali, ekonomik veya diplomatik) seçenekleri elinde tutmak yönünde umutsuz bir arzunun işareti. Bilhassa askeri açıdan hâlâ bu kadar güçlü bir ülkenin söyleminde aşırı ihtiraslı olma eğilimi, aslında ulusal gücünü aşındırıyor. 

Şatafatlı ama trajik sözler
Dışarıdan bakanlar, büyük bir saflıkla kendisini çıplak takdim eden bir imparator görüyor. Daha kötüsü, sadece cafcaflı laflara dayanan bu küresel heves, ülke içinde ciddi bir dengesizliğe yol açıyor. Amerikan halkı, her gün giderek altının boş olduğu anlaşılan küresel üstünlük yalanları çığının altında kalıyor. Bu koşullarda insanların, ülkelerinin söylediklerini hayata geçiremeyeceği görüldükçe, dışarıdaki girişimlere inançlarını yitirmeleri (bunu ‘desteğini çekeceği’ diye okuyun) kaçınılmaz görünüyor.
Dışişleri bakanından Kongre’nin en mütevazı üyesine kadar Amerikalı siyasetçilerin dış ilişkiler konusunda sarf ettiği şatafatlı sözlere komedi, hatta trajedi gözüyle bakmak mümkün. Başbakan Silvio Berlusconi’nin İtalya’nın kamu borcuyla ilgili yaptığı açıklamalardan bir gıdım daha fazla ciddiye alınıyorlar giderek: Gerçeklerden uzaklaştıkça daha da fazla gürlüyorlar. Ve öte yandan ABD ordusunun üzerindeki yük, giderek kaldırılamaz hale geliyor. 

Ataların kemikleri sızlıyor
ABD’nin dış ilişkilere yaptığı yatırımın büyük boyutu göz önüne alındığında, son derece talihsiz (ve riskli) bir durum söz konusu. Fakat dürüst konuşmak gerekirse bu, büyük oranda dış ilişkiler işine yapılan bir yatırım.
Bu da savunma harcamalarına (ve yabancı ordulara yapılan satışlara, yanı sıra savaş bölgelerinde çok yüksek ücretler ödenen taşeronlara) aşırı bağımlılığa yol açıyor. Ve ABD’nin sözüm ona kalkınma yardımı makinesinin, fazlasıyla ‘paralı asker’ niteliği taşıdığı unutulmamalı. Genellikle kârlı çıkanlar Beltway haydutları, yani Washington etrafında gezinen ve kendisini yönetimin cömertliğinden sebeplenecek biçimde konumlandıran taşeronlar ve danışma şirketleri oluyor.
Kârlı bir iş mahiyetinde dış politika. Bugünkü Washington’ın vahim gerçekliği budur –ülkenin Kurucu Ataları’nın aklında olan ise bunun tam tersiydi. Hakikaten bir trajedi. Onların mefhumu büyüktü: Ordular değil, ittifaklar kurmak için ticarete odaklanmak –ve sosyal meselelerin gerektirdiği koşullara ayak uydurabilmek. Bugün Washington’daki gidişat ne yazık ki tam tersine. (The Globalist Araştırma Merkezi, Genel yayın yönetmeni, TheGlobalist.com ve Radikal’e özel yazı)

http://www.radikal.com.tr/106895610689560

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.