Atatürkçülük zarfınının içindeki asıl mazruf: İnönücülük!

Atatürkçülük zarfınının içindeki asıl mazruf: İnönücülük!
Atatürkçülük zarfınının içindeki asıl mazruf: İnönücülük!

Cumhuriyet kurulduktan sonra Mustafa Kemal Atatürk cumhurbaşkanı olarak rejimin birinci adamıydı. İkinci adamsa başbakan İsmet İnönü?ydü. İnönü dönemindeyse Recep Peker başbakanlığa getirildi.

Atatürk mizaç olarak fevri; irade, karar ve eylem adamıydı. İsmet İnönü ise taktisyen, hesapçı, disiplinli, kuralcı, ihtiyat ve itidal adamıdır. Adına Atatürkçülük dediğimiz ve günümüzde değişimin önünde engel olarak duran vesayet zihniyetini devlet çarkının dokusuna sindiren İnönü'dür...
Haber: AVNİ ÖZGÜREL - aozgurel@radikal.com.tr / Arşivi

Atatürk mizaç olarak fevri; irade, karar ve eylem adamıydı. Düşüncelerini perdelemeye gerek duymayan, yanılabileceğinin farkında, yanıldığını anladığında geri çekilmekte tereddüt etmeyen, başlangıçta hoşuna gitmiş, ruhunu okşamış olsa da iş resmiyete gelince fikri planda Kemalizm kalıbı dahil hiçbir ideolojik şablona iltifat etmemiş biriydi. İsmet İnönü ise taktisyen, hesapçı, disiplinli, kuralcı, ihtiyat ve itidal adamıdır. Adına Atatürkçülük dediğimiz ve günümüzde değişimin önünde engel olarak duran vesayet zihniyetini devlet çarkının dokusuna sindiren İnönü’dür...
Önce hatıramda yer alan İnönü portresinden bazı çizgiler nakledeyim. Meslek hayatımın ilk senesinde bir süre polis adliye muhabiri olarak çalıştıktan sonra kirvem rahmetli Hüseyin Ezer’in tavsiyesiyle Pembe Köşk muhabirliği yaptım. Ezer, Ulus Gazetesi’nin muhabiri, aynı zamanda İnönü’nün özel fotoğrafçısıydı. Çömez bir gazeteci olarak Paşa’nın hafızamda derin iz bırakmış bir kişi olduğunu söylemeliyim.
Köşkün giriş katında kapının hemen sağında yer alan basit birkaç eşyanın bulunduğu küçük odada bizlerin not almasını kolaylaştırmak için olabildiğince ağır konuşarak dikte ettirdiği demeçlerde, her kelimeyi nasıl dikkatle seçerek kullandığını hatırlıyorum... Türkiye’nin 12 Mart müdahalesine sürüklendiği, 1969 seçimleri sonrası ‘Dosyalı Muhalefet’ sloganıyla patlak veren 41’ler hareketinin Adalet Partisi’ni parçalanmanın eşiğine getirdiği günlerdi. Ama fırtına AP’den ziyade CHP’de koptu. Bülent Ecevit’in 12 Mart müdahalesini askerin kendisine karşı tavır alması olarak yorumlayıp parti genel sekreterliğinden istifa ederek liderliğe yürüdüğü, İnönü’nün dilinde endaze sınırını kaldırdığı süreçten söz ediyorum... O siyasi tabloda gördüğüm Paşa mı gerçekti yoksa öncesi mi; karar vermekte mazurum. CHP’nin Maltepe’de bir gazino salonunda yapılan Ankara il kongresinde hiddet içinde ‘Şayet tercihiniz Ecevit ve ekibinden yana olursa Ankara’nın başkent olması dahi tehlikeye girer’ derken hatırlıyorum İnönü’yü. Bunu söylerken zihninde ne vardı hiç öğrenemedim... Ecevit’in zihninde Osmanlı ve İslam konusunda CHP düşünce kalıplarının dışında farklı bir çizginin var olduğunu söylemek istemiş de olabilirdi, özel bir anlam yüklemek gerekmeyen öfke patlaması olarak da görülebilirdi bu. Yıllar sonra rahmetli Kamil Kırıkoğlu’na sorduğumda doğrudan Bülent Ecevit’in bilgisi dahilinde olmasa da rahmetli Turan Güneş ve kendisinin öncülük ettiği ekibinin telefonlarını dinlemek de dahil Paşa’yı sinirlendirecek her şeyi yaptığı intibaını edindim.
O süreçte gördüğüm İnönü’nün yarışı kaybedip geri çekildiğinde, Milli Mücadele sonrasında Atatürk’le çatışıp geri çekildiği dönemdeki İnönü olduğuna inanıyorum... Şartları kabullenip kendini ihtiyata alan ama defteri asla kapatmayan nihai hesaplaşmaya hazırlanan bir kişiliktir bu. Tıpkı rahmetli Celal Bayar gibi.. Bayar da içine sindiremediği 27 Mayıs darbesi sonrası Süleyman Demirel’e emanetçi olarak bakmış, onun ihtilal mahkemesinin hakkında verdiği mahkumiyetin sonuçlarını ortadan kaldıracak affa sahip çıkmamasına duyduğu öfkeyle 1973 seçimleri sırasında 90 yaşındayken parçalanmış Adalet Partisi’nin Demokratik Parti kanadı adına seçim kampanyasına çıkmıştı...

İnönücü vesayet
Yazıya başlarken ‘Atatürkçülük dediğimiz şey İnönücü vesayetin adı’ demiştim. İsmet Paşa adına taşeronluğunu rahmetli Recep Peker’in yaptığı, onun 3. adamlık günlerinde şekillendirip kendisini ‘cizvit rahibi iradesine sahip cumhuriyet havarisi’ olarak gördüğü günlerden kalma projedir bu. 1930’dan sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’nın fiiliyatta en yetkili karar organı olan Genel Başkanlık Kurulu’nda altı sene Atatürk ve İsmet İnönü’nün yanında üçüncü adam olarak bulunan, genel sekreter olması hasebiyle ve tüzük gereği umumi reis mevkiindeki Atatürk adına konuşma yetkisine sahip kişiydi Recep Peker. Partinin 1931 ve 1935 program taslaklarını o hazırlamış; gerekli gördüğü noktalarda açıklamaları o yapmıştı. 1935 kongresinde “Türkiye Cumhuriyeti bir parti devletidir!..” diyen kişidir Peker.
Tabloyu genç kuşaklar için biraz daha netleştireyim. Peker’in yakın arkadaşı ve İstiklal Mahkemeleri’nin ‘Üç Ali’sinden biri olan Necip Ali’nin ‘Atatürk cenneti’nde ‘milli tapınağın kutsal mihrapları’ olmak üzere kurduğu Halkevleri’nde halkın damarlarında dolaşan ‘kirli kan’ı -kastedilenin din olduğunu söylemeye gerek yok sanırım- temizlemeye çalıştığı; gerçek kutsalın din değil cumhuriyet inkılabı olduğuna, Büyük Nutuk’un Türk’ün yeni mukaddes kitabı olduğu söyleminin revaçta olduğu dönemdir sözünü ettiğim.
Hayalindeki denetleyici mekanizmanın adına Anayasa Mahkemesi demiyor Cumhuriyet Konseyi diyordu Peker. İtalya’da gördüğü Faşit Konsey’den mülhem. Atatürk’ün rahatsızlığının ölümcül olduğunun anlaşıldığı ve nispeten geriye çekildiği, başbakan olarak İsmet İnönü’nün, CHP Genel Sekreteri olarak Recep Peker’in ipleri ellerine geçirdikleri dar zamanda gündeme getirmişti öneriyi. Gerek onun gerekse İnönü’nün zihninde olan, Atatürk’teki hastalık emareleri belirginleşmeye başladığı için ‘Atatürk sonrası’ dönemi şekillendirmekti aslında..
Avrupa siyasi sistemlerini incelemek için çıktığı gezi sırasında İtalya’ya uğrayan ve Mussolini’nin yasladığı modeli pek beğenen Recep Peker, dönüşünde bunu raporlaştırıp projelendirdikten sonra teklif halinde Başbakan İsmet İnönü’ye sunmuş o da uygun bulup imzaladıktan sonra nihai karar mercii olan Atatürk’e götürmüştü.
Rahatsızlığı dolayısıyla dikkatli incelemeden imzalar diye mi düşünüyorlardı, bilinmez.
Ama sonuç bekledikleri gibi olmadı. Atatürk teklif edilen modeli okuduktan sonra öfke kusmaya başladı: “İnanılmaz şey. Ben memleketi hâlâ tek parti ile idare etmekte olduğum için utanıyorum. Ama bazı arkadaşlarımız bu hali devamlı kılmak istiyorlar.”
Atatürk’ü öfkelendiren madde metnin son paragrafında yer alıyordu. Büyük Millet Meclisi’nin üstünde görev yapacak bir yüksek konsey teşkili ve bunun Meclis kararını gözden geçirip onaylama ya da reddetme yetkisiyle donatılması.
Raporun altında İnönü’nün onayının bulunmasına Atatürk şaşırmış mıydı bilinmez. Ama şaşırmış göründü. Çevresindekilere İsmet Paşa’nın belgeyi okumadan imzalamış olabileceğini söylüyordu durmadan. Lakin onu dinleyenlerin hepsi, Recep Peker’i partinin yeni tüzük hazırlığı için Avrupa’ya İnönü’nün gönderdiğini ve Paşa’nın okumadan belge imzalayacak mizaçta biri olmadığını biliyordu.
Atatürk’ün özel kalem müdürü Hasan Rıza Soyak anılarında bu olayı naklederken Gazi’nin kendi kendine ‘Zorbalar...’ diye mırıldandığını söyler. Altı ay sora Recep Peker’i bir yıl sonra da İsmet İnönü’yü görevden aldı Atatürk.
Gün oldu, devran döndü ‘Cumhuriyet Konseyi’ fikri 27 Mayıs sonrası hatırlandı. Müessir ihtilaldi, eser ise malum. Konsey denmedi de mahkeme dendi adına. Tıpkı darbeyle devirdikleri iktidarı mer’i anayasada olmayan suçla yargılayan heyete Yüksek Adalet Divanı dendiği gibi.
Vesayet rejimini perçinlediğine bakılmayıp ‘ilerici, çağdaş anayasa’ zannedilen çatının İsmet İnönü’nün telkin ve tavsiyeleriyle şekillendiğini düşünmek için her emare mevcuttu.

Çerçeve
Orta Asya’nın tarihi
Kafkaslardan başlayıp Çin’e uzanan coğrafya günümüz dünya siyasetinin odak noktası.. Uluslar arası politikaya fazla ilgi duymayan Türk basını dahil, medyada Orta Asya’dan habersiz gün geçmiyor.
Bizim penceremizden bakıldığında ise, asırlar boyu nostaljik çağrışımlara kapı açan ve efsanelere dayalı anlatımlarla andığımız bölgenin gerçek tarihine ilişkin ne biliyorsunuz sorusunun cevabı aşağı yukarı ‘hiç’tir. Gazetecilik hayatımda Batum’u Türkiye sınırları içinde sanan bakan bilirim.
El’hak yakın zamana kadar bu konuda bölük-pörçük alıntılar ve gezi notları dışında derli toplu bir yayın da yoktu. Devlet eski bakanlarından Ahat Andican’ın mufassal çalışması, mesleki açıdan uluslar arası siyasetin dinamiklerini bilme durumunda olan profesyoneller kadar bölgenin tarihini merak eden herkesin beklentilerine cevap verecek nitelikte.
Şayet şimdilerde Afganistan’da neler olup bittiğiyle ilgiliyseniz, Azerbaycan, İran, Türkmenistan, Kazakistan, Tacikistan ve Özbekistan’ın nasıl bir geçmişten süzülüp 21. yüzyıla geldiğini bilmek ihtiyacı duyuyorsanız. Keza Hindistan, Pakistan, Bangladeş sarmalından öte bugün Belucistan’ın ikinci bir Kuzey Irak olup olmayacağı meselesi zihninizi meşgul ediyorsa ve asırlar içinde yaşanan sürecin Osmanlı İmparatorluğu tarihi açısından ne ifade ettiği sorusunun cevabını öğrenmek istiyorsanız Doğan Kitap’ın yayımladığı ‘Osmanlı’dan Günümüze Türkiye ve Orta Asya’ aradığınız kaynak..
Uzun süre siyaset alanında çalıştıktan ve Türkiye’nin Orta Asya politikalarının şekillenmesinde etkin rol oynadıktan sonra üniversiteye dönen Ahat Andican’ın bölgeye ilgisinin arka planında Özbek
kökenli bir aile çevresinde yetişmiş olması var elbette.. Andican sözcüğü ise şimdilerde ‘ateş çemberi’ diyebileceğimiz yangının yerinin kıyısında kalan Fergana Vadisi’nde bir Özbek kentinin adı.