Atatürk'ün sofrasının işlevi

Başbakan geçtiğimiz gün Türkiye'nin 'sinir düğümü' konulardan biri üzerinde fikir sahibi ve eli kalem tutan insanlarla bir araya geldi. Bu buluşmanın siyasi karar mekanizmasının eylem planını değiştirdiği söylenemez.
Haber: AVNİ ÖZGÜREL / Arşivi

Başbakan geçtiğimiz gün Türkiye'nin 'sinir düğümü' konulardan biri üzerinde fikir sahibi ve eli kalem tutan insanlarla bir araya geldi. Bu buluşmanın siyasi karar mekanizmasının eylem planını değiştirdiği söylenemez. Ancak iktidarın zirve noktasındaki kişinin böylesi bir diyalog arayışına yönelmesinin toplumda olumlu etki uyandırdığı, sıkıntıların çözümü konusunda uygun bir zemin oluşturma isteğinin 'samimiyet' ölçüsünü gösterdiği kesin.
Bu toplantının gerek konunun hassasiyeti, gerekse zamanlaması dolayısıyla farklı tonda eleştirel yorumlara kapı açtığını, tereddütler uyandırdığını da biliyoruz.
Bayar, İnönü ve Özal
Oysa bu, Atatürk'ün hayatı boyunca yapıp 'siyasi üslup' haline getirdiği ama ondan sonra unutulmuş bir şey. Ne İsmet İnönü, ne Celal Bayar ne de onlardan sonra gelen cumhurbaşkanları ve başbakanlar siyasi kimlik taşımayan kişilerle grup halinde ve gündemli sohbet ortamında bir araya gelme eğilimi gösterdi. Bunun istisnası Turgut Özal'dır.
Ancak Özal aydınlarla diyaloğunu heyet kabulleriyle değil kendi seçtiği kişilerle baş başa görüşerek sürdüren bir kişiydi. Ve farkı bu tür temaslarında mesafeyi kapatıp tanışıklığı hızla dostluk katına tırmandırma kabiliyetiydi. İtibar ettiği insanlar zihinlerine takılan bir konuda ona ulaşmak istediklerinde hiçbir zaman zorluk çekmediler.
'Sofra'sı Mustafa Kemal'in eleştirildiği konulardan biridir. Sadece İsmet Paşa'yla değil eşi Latife Hanım dahil pek çok kişiyle arasının bu 'sofra' yüzünden açıldığı da bilinir. Elbette resmi görevi veya arkadaşlıkları dolayısıyla bulunduğu sofralarda da vardır Atatürk'ün; ama bu tabir onun Çankaya'da akşam saatlerinde kendi davet ettiği kişilerle bir araya geldiği ortamlar için kullanılır.
Müdavimler, misafirler
Bu sofranın 'müdavim' konukları vardır kuşkusuz. Bunlar hayatının sonuna kadar onun yakınında bulunmuş, karar oluşturma süreçlerinde ona fikri katkı sağlamaktan ziyade, dostluk ve sadakat hisleriyle çevresindeki ilk halkada yer almış kimselerdir.
Kılıç Ali, Salih Bozok gibi... Ancak 'sofra'nın 'gündemle' bağlantılı olarak değişen konukları vardır ve Çankaya davetlerinin özelliğini ortaya koyan budur.
Sofra dediğime bakmayın, Atatürk boğazına düşkün bir adam sayılmaz. Hatta sağlıksız beslendiği dahi söylenebilir. Sofra, yemek masası etrafında toplanılıp sohbet üslubuyla belirli bir konunun tartışıldığı, zamanla kısıtlanmamış paneldir onun lügatında. Ara ara yenilip içilir tabii... Sadece fikri olgunlaştırma amacı da yoktur. Nitekim orada kanun tasarılarının şekillendirilmesi, emirler dikte ettirilmesi nadir yaşanan bir hal değildir. Cumhuriyet'ten lailkliğe, dış politikadan tarım politikasına, dil meselesinden tarih yazımına kadar 'masaya' yatırılmamış konu yoktur.
Geçtiğimiz hafta Tayyip Erdoğan'ın daveti de dahil günümüzde hâkim tablo nadiren de yapılsa bu tür görüşmelerin varılan mutabakatla sonuçlanmasıdır. Taraflar kapı önünde memnuniyetlerini belirtirler v.s. Atatürk'ün sofrasında ise 'mutabakat' reddedilen bir şey olmamakla birlikte mutlaka sağlanmaya çalışılan bir sonuç değil. Kaldı ki anlaşmanın sağlanamadığı, hatta aksine anlaşmazlığın derinleştiği çok sayıda örnek olay var.
İtirazlara da açıktı
Bu toplantılarda Mustafa Kemal'in tahammül edemediği tek şey içkide ölçüyü kaçırıp dilinin endazesini kaybedenlerdir.
Böyle durumlarda da benimsediği tavrın münhasıran tek bir kişiyi hedef almak şeklinde olmadığı, vaktin geç olduğunu söyleyerek ayağa kalkıp daveti sonlandırmak suretiyle tepkisini gösterdiği biliniyor.
Onun içkinin etkisiyle 'dağıtması' hiçbir zaman yaşanmış hal değil. Bu 'adap' sınırı dışında sofranın serbest tartışma ortamı olduğu su götürmez. Fikir ve önerilerin daha anlaşılır şekilde açıklanmasına yardımcı olacağı düşünüldüğünde salona kara tahta, kalem kâğıt getirilmesi de her zaman yaşanan bir şey.
Fikirlere tahammül
Mustafa Kemal'in farklı fikirlere tahammülsüzlüğü, muhalefetten hazzetmediği iddiası da doğru sayılmaz. Kendisine yakın olmadıklarını bildiği ve onun siyasi projelerine kuşkuyla yaklaştıkları açık kimselerle bir araya gelmekte çekincesi yoktur. Bunun göstergesi İzmit'te ve İzmir'de dönemin önemli gazete yazarlarıyla buluşmasının içeriğidir.
Her iki ortamda da yüzüne karşı 'güven eksikliği'nin dile getirilmiş olduğunu biliyoruz. Güneş-dil ve Güneş-tarih tezlerini ortaya attığında çalışmalara katılmakla birlikte bunların 'saçmalık' olduğunu söylemekten çekinmeyen Yusuf Akçura'nın Atatürk'ün sağlığında Türk Tarih Kurumu başkanlığına getirildiğini de...
Cumhuriyet'in ilanı dahil 1920-1935 arasında Türkiye'de gerçekleştirilmiş reformlar, ekonomik ve sosyal projelerin neredeyse tamamı önce Atatürk'ün sofrasında tartışılmış, orada dile getirilen olumsuzluklar ve itirazlar dikkate alınarak son şekline kavuşturulmuştur.
Sofraya kimi akşam konuk sıfatıyla değil o an tartışılan konuda bilgisine başvurulmak üzere uzman kişilerin davet edilmesi sıkça yaşanan bir durumdur. Özellikle ekonomi ve hukuk alanında belirginleşen fikirlerin bu süzgeçten geçirilmeksizin dışarıya yansıtıldığı vaki değildir. Atatürk 'sofrasını' yurt gezilerine de taşıyan kişidir.
Halkla konuşmayı da severdi
Halktan insanlarla sokakta, tarlada, kahvede sohbet edip nabız yoklar, akşam yakın çevresi ve yerel yönetici ve temsilcilerle sofrada buluşur, geziden maksadı neyse ondan sapılmasına izin vermeden fikirlerin serbestçe ifade edilmesine fırsat verirdi.
Bu konuda anlamlı ve okunması hayli keyifli iki kaynak var. Biri Falih Rıfkı Atay'ın Çankaya'sı. Kelimeleri esirgemeden muhteşem güzellikte bir Türkçeyle kullanan Atay'ın gözlemleri roman tadında. İkincisi 'Atatürk'ün Uşağıydım' adı altında yayımlanan Cemal Granda'nın hatıraları. İlkinde en yalın haliyle Mustafa Kemal'i bulacağınızı, onunla birlikte 'çevresini' tanıyacağınızı, ikincisinde Atatürk'ün özelini onun hizmetindeki insanın ağzından okuyarak sofrası hakkında fikir sahibi olacağınızı söyleyebilirim. Muhtemeldir ki onun ölümünden sonra öfke küskünlük içine gömülen yakın çevresi, siyasi bir lideri kaybetmiş olmanın ulusça yaşanan üzüntüsünü paylaşmanın ötesinde, birlikte yiyip içtikleri, şakalaşıp eğlendikleri yakın arkadaşlarını kaybetmekten dolayı moral çöküntü yaşadılar.
Şeyh Said İsyanı
Geçtiğimiz haftanın başlıca gündem konusu olan Kürtlerle alakalı olarak da Atatürk'ün zihninin tartışmaya açık olduğunu biliyoruz.
Kendisini, Dolmabahçe Sarayı'nda bulunduğu sırada ziyaret ederek 1921 Anayasası'nda Kürtleri de tatmin eden güçlendirilmiş yerel yönetim ilkesinin terk edilmesinin sebebini soran Diyarbakırlılara işaret ettiği 1925'te yaşanan Şeyh Said İsyanı'dır.
Atatürk aynı heyete 1927'de Büyük Nutuk'ta, "Anadolu halkı baştan aşağı bölünmez bir bütün durumuna getirildi. Ulusal örgüt ilçe ve bucaklara dek genişledi. İngiliz koruyuculuğu altında bağımsız bir Kürdistan kurulmasıyla ilgili propaganda ortadan kaldırıldı ve yandaşları yola getirildi. Kürtler Türklerle birleşti..." diyerek çizdiği tabloyu farklılaştıran sebebin de dış kışkırtmalarla gerçekleşen ayaklanmalar olduğunu uzun uzun anlatmıştır.

Çerçeve
Yaşar Kemal ne düşünüyor?
Başbakan'ın 'Kürt meselesi' konusunda kimi aydınlarla görüşmesi kuşkusuz önemli. Ancak dikkat edildiğinde gerek yayımladıkları bildiride gerekse Başbakanlık'ta gerçekleşen görüşme sırasında heyetin Erdoğan'a söylediği somut bir şey de yok.
Dile getirdikleri, demokratik açılım, barış, yasal düzenleme, siyasete katılım gibi soyut kavramlar. Ve bundan dolayı estirilen olumlu hava yanında girişim pek çok kişinin zihninde tereddütler doğmasına yol açtı.
Davet edilebilir
Ben, bu konuda Başbakan, Yaşar Kemal'i özel olarak davet edip onun görüşlerini alsa iyi olurdu, derim. Yaşar Kemal'in kimi aydınlarımızdan farkı, doğunun kültür damarlarını bilen, bölge insanın ıstırabını nefsinde yaşamış ve gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında saygı duyulan sanatçı kişiliği dolayısıyla ne bir grupla ne de bir örgütle irtibatlandırılamayacak bir kişi olması.
Ancak bence daha da önemli bir husus, Yaşar Kemal'in kendisini 'Kürt asıllı Türk' olarak tarif etmek suretiyle çözümün formülünü işaret etmesidir... Bu tanımın doğruluğu ve üzerinde Türk milliyetçileri dahil herkesin ittifak edebileceğinin göstergesi bu söylemin Türk Ocakları Hars Heyeti'nce de uygun bulunmuş olması. Amaç toplumsal yaramızın tedavisiyse ve 'dostlar alışverişte görsün'den öte bir şeyler yapmak, 'bağcı dövmek yerine üzüm yemek' istiyorsak, herhalde öncelikle zihinlerdeki kilidi açmaya yarayacak anahtarı bulmayı hedeflememiz gerek. Özal böyle bir arayışın içine girdiğinde Yaşar Kemal'i keşfetmişti. Erdoğan aynı şeyi neden yapmasın?