Avrupa Birliği üyeliği yolunda bir zafer

Sonunda Türkiye, Avrupa evine girme sürecinde ilk belirleyici adımı attı. AB ülkeleri 3 Ekim günü Lüksemburg'ta yaptıkları toplantıda Türkiye'nin üyeliği için kapıyı aralamayı kabul etti.
Haber: EL SEYYİD VİLD EBAH / Arşivi

Sonunda Türkiye, Avrupa evine girme sürecinde ilk belirleyici adımı attı. AB ülkeleri 3 Ekim günü Lüksemburg'ta yaptıkları toplantıda Türkiye'nin üyeliği için kapıyı aralamayı kabul etti.
Bu kazanım iktidarda bulunduğu üç yılda birçok önemli icraat gerçekleştirmeyi başaran Erdoğan hükümetinin hanesine yazıldı. Bu hükümet, ekonominin çarkını döndürerek ülkeyi ağır toplumsal bunalımdan çıkardı.
Öyle ki Türkiye bugün Güney Avrupa ülkelerindeki kalkınma düzeyini yakalamaya aday bir ülke ve İslami bağlamda da bölgesel bir güç modeli oluşturmaya başladı.
Pakistan ve Türkiye'nin tecrübeleri İslam dünyasında örnek alınacak birer model.
Pakistan güçlü bir sınai askeri üs oluşturmayı başarmakla birlikte teknolojik ve ekonomik yenilenme sürecinde başarılı olamadığı gibi siyasal demokratik örgütlenmenin mekanizmalarını da yerleştiremedi.
Türkiye ise kuruluşundan bu yana birbiriyle bağlantılı iki düğümle boğuşmak zorunda kaldı. Bu düğümlerden biri kültür ve uygarlık kimliği, diğeri bölgesel ve stratejik kimliği noktasında yaşadığı sorunlardır. Dizginleri elinde bulunduran askeri seçkinlerin üstlendiği Türkiye'nin çağdaşlaşma projesi, Türkiye'nin kültürel ve stratejik açıdan Avrupa düzenine kenetlenmesi hedefine dayanıyordu.
Bu hedefe de laikliğin pekiştirilmesi ve anayasal koruma altına alınması ile Türkiye'nin Batılı savunma ve güvenlik örgütlerinde yer almasıyla ulaşılacaktı. Ancak Türk seçkinlerin Avrupalılaşma eğilimleri her zaman iki büyük engelle karşılaştı: Siyasal reformların ağır işlemesi ile yapılan açıklamalar ve verilen güvenceler ne olursa olsun 'Hristiyan' olarak kalacak olan Avrupa kulübüne büyük bir İslami gücün girmesinden duyulan korku.
Türkiye son yıllarda yönetim şekline kadar uzanan temel siyasal reformlar gerçekleştirerek bütün siyasi kesimlere seçim yarışına girme olanağı tanımış olmasına ve ordunun iktidara doğrudan müdahalelerine son verip Kürt ulusal hareketinin bazı taleplerine karşılık vermiş olmasına rağmen, Avrupa'nın korku ve tereddütlerinde ifadesini bulan dış engeller hâlâ ortadan kalkmış değil. Hatta 11 Eylül 2001 olayı ile Türkiye'nin bağımsız bir tutum sergilediği son Irak savaşından sonra bu engeller daha da arttı. Buna karşılık aktif Türk diplomasisi Avrupa'nın kararlarını bir şekilde etkilemeyi başardı. Avrupalılar da nesnel gerçeklere olumlu yaklaşma zorunluluğu hissetti. Çünkü Türkiye Avrupa topluluğuna üye olacak ülkelerden yerine getirmeleri istenen koşulları eksiksiz yerine getiriyor.
Burada şunu belirtmekte yarar var: Erdoğan hükümeti Türk kimlik sorununun her iki boyutunu çözmeyi başarmasaydı değişim gerçekleşmezdi. Erdoğan hükümeti bir yandan yaşayan kültürel ve simgesel boyutlarıyla İslam'ın dayanakları ile nesnel modernizmin dayanaklarını birbiriyle bağdaştıran bir model sunarak, sözünü ettiğimiz sorununun kültür ve uygarlık boyutunu çözdü; bir yandan da bölgesel Arap-İslam eksenine etkili ve odak bir taraf olarak güçlü bir dönüş yaparak şu an uluslararası güçlerin ilgi duyduğu bir bölgede gittikçe artan bir jeopolitik rol oynama fırsatı yakalayıp sorununun stratejik boyutunu çözdü. İşte burada bu rolün Avrupa açısından taşıdığı önemin altını çizmek gerek.
Kısacası, Türkiye'nin son zaferi bölgesel bağlamda önemli bir değişim noktası oluştu-ruyor. Bu olay, İslam dünyası ile Batı arasında Türkiye üzerinden ciddi ve yararlı bir diyalog başlatılabileceğine işaret olabilir. (Londra'da Arapça yayımlanan Şark'ul Evsat 6 Ekim 2005)