Avrupa nasıl kurtulur?

İyi bir Avrupalının bugün ne yapması gerekiyor? Umutsuzluğa mı kapılmalı? 'Britanya Avrupa'da' kampanyası kepenkleri indirdi ve bölge müdürleri işten atıldı. Halbuki bir süre önce Tony Blair gibileri, kendilerini daha yakın bir birliğe vakfedip Avrupa davası için mücadele naraları atarken nasıl da muzaffer ve sevinçli bir başlangıç yapılmıştı.
Haber: POLLY TOYNBEE / Arşivi

İyi bir Avrupalının bugün ne yapması gerekiyor? Umutsuzluğa mı kapılmalı? 'Britanya Avrupa'da' kampanyası kepenkleri indirdi ve bölge müdürleri işten atıldı. Halbuki bir süre önce Tony Blair gibileri, kendilerini daha yakın bir birliğe vakfedip Avrupa davası için mücadele naraları atarken nasıl da muzaffer ve sevinçli bir başlangıç yapılmıştı. Ortada sevinç falan yoktu aslında, hatta o mücadele hiç başlamadı. Anketler hiç olmadığı kadar Avrupa karşıtı bir eğilime işaret ediyor; birliğin iki kurucu üyesi, herkesi ve liderlerini şoke ederek AB anayasasını reddetti. Bu anayasada insanların yanlış adlandırdığı, yanlış yorumladığı ve yanlış okuduğu zehirli maddeler mi vardı? Artık ne derseniz deyin, olan oldu.
Bu tehlikeli gerilemeden dolayı kimi suçlayabiliriz? Herkesi. Geçen akşam yemekte bir araya gelen kifayetsiz liderler çetesinin Avrupa'yı anayasaya veya herhangi bir yere taşıyamayacağı ayan beyan ortada. Kamuoyu yoklamaları başladığından bu yana Jacques Chirac, Fransa'nın en sevilmeyen cumhurbaşkanı unvanını haklı olarak aldı. Anketler, popüler olan her şeyin üzerine atlayan Gerhard Schröder'in sahneden çekilmesine birkaç ay kaldığını gösteriyor. Demokrasi adına komik bir şakaya benzeyen Silvio Berlusconi sarsılıyor ve ona da yol göründü. Tony Blair, yarım yamalak seçim zaferinin ardından ayakta kalan tek adam gibi görünüyor, fakat belki o da ancak bir yıl dayanabilecek.
Halk çıkarına bakıyor
Britanya'yı bir daha asla Avrupa'dan izole etmeme sözü veren Blair'e bir bakın: 24 birlik üyesine karşı tek başına azınlıkta, en yakın müttefikleri bile ona karşı ve Margaret Thatcher'in hediye ettiği 'paramızın' her
kuruşu için savaştığını söylüyor.
Avrupa kamuoyunun ezici çoğunluğu savaşa hararetle karşıyken, Irak konusunda Blair'e sadece üç lider destek vermişti. Bu vahim hatanın ardından, Blair'in yaptığı her şeyin Chirac tarafından Amerikanlaştırma komplosunun bir parçası mahiyetinde yanlış yorumlanması mümkün hale geldi. Şimdi bu düşük ağız dalaşına batan, tartışmayı kaldıramayan Avrupa halkı, her zamanki gibi sadece kendi basit çıkarlarına bakıyor. Eğer anayasanın enkazı üzerinde bir 'gözden geçirme molası' verilecekse, bunun uzun bir mola olması tehlikesi hiç uzak değil.
Asıl oturulup düşünülmesi gereken şey, bu isyanın anlamı. Unsurları kafa karıştırıcı çelişkiler içerdiği içindir ki, her lider kendisine en uygun yorumu cımbızlayabilir: Fransızlar daha Fransız olunması yönünde bir çağrıdan dem vurabilir, Britanyalılar daha çok reformdan...
İroni şu: G8'e iklim değişikliği ve küresel yoksulluk konusunda hep beraber ayak direyen Blair, Gordon Brown ve Chirac gibi Avrupalıları çok ilgilendiren meseleler yok ortada.
Öyleyse bugün neyle ilgili umut beslenebilir?
25 üye ülkede yaşayan insanların çoğunluğunu gerçekten birleştirenin ne olduğunu sorarak işe başlayalım. Hangi parti iktidara gelirse gelsin, bütün bu ülkeler, refah kapitalizmine derinden bağlı katı sosyal demokrasiler tarafından yönetilirler. Brown, Blair ve Chirac arasındaki, aşırı derecede abartılan farklılıkların, Amerika ile devasa farklılıklarla kıyaslandığında lafını bile etmeye değmez. Blair ve Brown, Britanya'nın kucaklayabileceği sihirli bir neoliberal formül olduğu yönünde yanlış bir kavramı yaymakla büyük kötülük yaptılar. Halbuki daha makul ve doğru bir dil kullanabilirlerdi. Şu an tarihinde hiç olmadığı kadar hızlı büyüyen, sağlık, eğitim, vergi kredileri ve çocuk bakımı gibi alanlarda büyük aşama kaydeden bir refah devletinde yaşıyoruz, fakat Avrupa'da sürekli olarak ortaçağ ile Amerika arasında bir yerlerde görülüyoruz.
Anglo-Sakson korkusu
Yeni Ekonomi Politikası, buradaki istihdam iklimini dönüştürmek bakımından hayati bir reçeteydi, fakat asla Amerika'nın refah-için- çalış köleliğiyle kıyaslanacak bir şey olmadı. Ancak Blair ve Brown, Fransızların ve Almanların 'liberalleşmek' zorunda olduklarını ısrarla söylerken, bizim verdiğimiz izlenim işte bu. İnsanların duyduğu ve reddettiği şey de bu: Önlerine konanın bir 'Anglo-Sakson' anayasası olduğundan korktular.
Oysa 48 saatlik çalışma zamanı gibi mantıklı yasaları sürekli olarak reddetmeseydik işler ne kadar da farklı olabilirdi. Bunun yerine, onların sendikalarını davet etmeli, Yeni Ekonomi Politikası'nı görmelerini sağlamalıydık.
Daha kolay istihdam ve işten çıkarma kurallarımıza bakabilir, bizim sendikalarımızla konuşabilir ve bu nispeten küçük değişikliklerin istihdamı epey artırabileceğini, yani bütün bunların vahşi Amerikan kapitalizminin örnekleri değil, gayet sosyal demokrat çözümler olduğunu görebilirlerdi.
İşin çok daha zorlu veçheleri de var, ki bunların başında AB'ye daha çok ülke katılmasına yönelik kökü derinlere uzanan isyan geliyor. Seçmenler, hep bir ağızdan yüksek sesle bu kadar yeter dediler. Balkanları, Ukrayna'yı ve hepsinden önemlisi, Türkiye'yi istemediklerini söylediler. Ne kadar üzücü olursa olsun, liderler bu sese kulak vermek zorundalar. İnsanların aslında öyle söylemek istemediğini varsaymanın hiçbir yararı yok: Tam da öyle söylediler. Son genişleme dalgası zaten huzursuzluk yaratmıştı; seçmenler köprüleri kaldırmayı ve yabancıları, özellikle de Türkleri dışarıda bırakmak istediler. Yeni Fransa Başbakanı Dominique de Villepin, Avrupa'nın Hıristiyanlık anlamına geldiği fikrini benimsiyor gibi görünüyor; Hollandalılar yüksek sesle ve açıkça, çok fazla Müslüman'ın ilerici, laik değerlerini tehdit ettiğini söylediler. Türkiye ile, 2015'te sonuçlanması beklenen üyelik müzakerelerine ekimde başlanacakken, gerçekten de bir kriz söz konusu. İnsan hakları ve diğer konularda AB kriterlerini karşılamak için reformlar yaparken Türkiye'ye nasıl hayır diyebiliriz? Modern bir laik demokrasiyi reddetmek, İslam dünyasına ölümcül bir mesaj vermek olmaz mı?
Avrupa'nın büyük misyonunun, faşist ve komünist diktatörlüklere demokrasiyi yaymak, bunu işgalle değil, kapsayıcı yumuşak güçle yapmak olduğuna insanları ikna etmek, ileri görüşlü liderlik gerektirecek.
İnsanları kazanmak için önümüzde 10 yıl var; belki de yeni sınırlar dahilinde göçü bir süre daha ertelemek yerinde olacak.
AB bu iç çatışmalardan ancak kendi demokrasi modelini dünyaya satabilirse kurtulabilir; bizim Amerika'nınkinden daha nazik ve hoşgörülü bir modelimiz var. Bir karşı cephe, bir muhalefet olarak değil, bir alternatif olarak sunabiliriz kendi modelimizi. İklim değişikliği konusunda dünyayı seferber etmek, bu bakımdan ertelenemez bir adım.
Newsweek'in geçenlerde yaptığı küresel anket, Amerikan karşıtı dünyanın Bush döneminde nasıl kökleştiğini ve Avrupalıları da birleştirdiğini ortaya koydu: Almanların yüzde 77'si, Britanyalıların yüzde 64'ü
Bush'un tekrar seçilmesini dünya barışına tehdit olarak gördüğünü belirtiyordu.
Yani Amerikan rüyası Amerika'nın dışında ölmüş, dünyanın büyük çoğunluğu Avrupalılara yüzünü çevirmiş durumda. (17 Haziran 2005)