Avrupa para birliğinin çözüm planı yok

Yunanlıların çoğunluğu, ülkelerinin ekonomik egemenliklerini sonuna kadar savunmaktansa, muhtemelen euroda kalmayı tercih edecektir.
Haber: NICOLAS VERON / Arşivi

Euro bölgesi piyasa koşullarının ocak ayında düzelmesi çeşitli etkenlere bağlanabilir; bunlara İtalya’da Başbakan Mario Monti’nin kaydettiği ilerleme ve Berlin’den gelen muğlak ama yapıcı bazı işaretler de dahil. Bu durum, pek çok kötü habere aralık ayında bedel biçildiğini düşündürüyor; bunlara artık olması kuvvetle muhtemel gözüken tahvil takası sözleşmelerinin ödenmesini tetikleyebilecek Yunan borcuyla ilgili ‘kredi vakası’ da dahil. Fakat Euro Bölgesi’nin temel tasarım sorunları, hâlâ çözülmeden kalmış durumda. Yatırımcı hissiyatının olumlu yöndeki ana itici gücü, yani Avrupa Merkez Bankası’nın bankalara ucuza üç yıllık likidite sunduğu uzun vadeli yeniden finanse etme operasyonları bile, kendi başına riskler yaratıyor. Avrupa Merkez Bankası, böyle bir pencere açma kararını, kalbine ağırlık inerek almış olmalı. Birkaç sert gerçeklik değişmezken her şey daha kaçınılmaz bir hal aldı. 

Birlik üyeleri eşit biçimde temsil edilmeli
Öncelikle krizin özünde, euro üyesi ülkelerin çıkardığı tahvillerin gösterge statüsünün aşamalı olarak uğradığı kayıp yatıyor. Risksiz ulusal varlıklar, üzerine karmaşık mali sistemlerin inşa edildiği temeldir. Fakat Euro Bölgesi ulusal tahvilleri ödenememe riski (ya da kredi riski) taşıyor olarak algılandıkça, temel daha da sarsılıyor ve yükselen güvensizlik dalgası, çok daha fazla piyasa katmanını ve ülkeyi sarıyor. İşler böyle giderse, Almanya’nın bile kredi düzeyinin düşürülmesinden kaçması mümkün gözükmüyor. Böylece para birliği giderek daha da sürdürülemez hale gelecek. Eğer mevcut mali birliklerin çoğunda olduğu gibi, merkezi vergi yükseltme kapasitesi ya da euro üyesi ülkelerin ortak garantisiyle desteklenen euro bölgesi düzeyinde bir güvenilir referans varlığı (çeşitli euro varlığı kavramları) yaratılmazsa... Avrupa istikrar mekanizmasının yaratılması, bu yönde atılmış bir bebek adımıdır sadece.
İkincisi, ulusal borçların kredi riski, yerel bankacılık sistemlerinde özerk krizlerde başvurulan alet takımıyla halledilemeyecek sorunlar yaratıyor. Bu yüzden Ekim 2011 tarihli ve her bankanın sermaye ihtiyacını dalgalı ulusal kazançlara göre hesaplayan bankaların yeniden sermayelendirilmesi planı, bir siyasi başarısızlık olmaya mahkûm. Bunun acıklı sonucu, Euro Bölgesi’nin mali çerçevesi kendi kendini onarmadıkça, Avrupa’nın uzun zamandır süren bankacılık kırılganlığının düzeltilemeyecek olmasıdır. Böyle bir çözüm kararlılığı bulunmadıkça Avrupa Merkez Bankası, ‘zombi bankalar’ın varlığını ve buna mukabil kredinin yanlış tahsisini uzatmak anlamına gelse bile, ayrımsız likidite desteği sağlamakta haklıdır. Avrupa Merkez Bankası Başkanı’nın 2012’de yeni ‘stres testleri’ yapılmaması önerisi de aynı endişeye dayanıyor. Liderler, bankacılık sistemine payanda yapmak için bireysel bankacılıkla ilgili her tür riski önlemeye yönelik olarak, ulusal mevduat sigorta sistemlerine euro kuşağı çapında garanti sağlamalı. Ancak Euro Bölgesi düzeyinde tahvillere yeni bir temel oluşturmadan gereken sağlamlığın tesisini ummalılar.
Üçüncü olarak, krizin çözümü, her şeyden önce akıllıca mali mühendisliğe değil, Avrupa çapında siyasi ve kurumsal atılımlara bağlı. Euro kuşağının ulus temelli siyasi çerçevesi, dikiş yerlerinden patlıyor: İtalya’da hükümet değişikliği takvimini Avrupa Merkez Bankası belirledi. Yunanistan, ekonomi polikası üzerindeki egemenliğini kısmen kaybedebilir; Almanya Başbakanı da Fransa cumhurbaşkanlığı seçiminin başrol oyuncularından biri haline geldi. Fakat ulusal siyasi sistemler özerkliklerini kaybederken varolan Avrupa kurumları çok zayıf kalmaya ve siyasi kararlar için elverişli çerçeveyi sağlayacak demokratiklikte olmamaya devam ediyor. 

Anlaşmalarda değişiklik ve riski göze almak şart
Avrupa kurumları, hem yönetimsel karar alma kapasitesinden hem de Avrupa vatandaşlarının hakkıyla temsil edildiğini hissetmesini sağlama becerisinden yoksun. Birbirini karşılıklı olarak güçlendiren bu iki boyutta da büyük ilerlemelere ihtiyaç var. (Halihazırda daha büyük ülkelerin yeterince temsil edilmediği) Avrupa Parlamentosu’nda, Almanya Anayasa Mahkemesi’nin 2009’da önerdiği gibi, birlik vatandaşlarının eşit temsili, iyi bir başlangıç noktası olabilir. Birlik anlaşmalarında önemli değişiklikler yapılmadan ve bunun getireceği kaydadeğer riskler göze alınmadan bunların hiçbiri başarılamaz ancak euroyu sürdürülebilir kılmak için buna alternatif bir yaklaşım yok. 

Piyasalardaki dinginlikten fayda sağlamak
Bu meydan okumalar mevcut savaş meydanına, yani Yunanistan’a da yansıyor. Alman hükümeti, Yunanistan’ın eurodan çıkışının domino etkisi yaratarak bir felakete yol açacağını kabul etmişe benziyor, ancak Yunan siyasi sistemi gerekli ayarlamaları yapamıyor. Eğer keskin bir tercih yapmak gerekirse Yunanlıların (hepsi değilse bile) çoğunluğu, ülkelerinin ekonomik egemenliğini sonuna kadar savunmaktansa euroda kalmayı tercih edecektir muhtemelen. Fakat bu egemenlik, Almanya ya da ‘Merkozy’ye değil de Yunanlıların da payının olduğu demokratik bir teşekküle devredilmeli ki ‘al-ver’ uygulanabilir olsun. Bir diğer deyişle Yunanistan sorununun nihai çözümü için AB kurumlarının anlamlı biçimde düzeyinin yükseltilmesi şart.
Euro Bölgesi’nin karmaşık denklemini çözmenin kolay ya da çabuk yolu yok, fakat kesin olan bir şey var: Avrupa istikrar mekanizması ve mali sıkılaştırmayla bile statüko istikrarsız ve sürdürülebilir değil. Piyasalardaki dinginlik, liderler tarafından bundan sonraki adımları hazırlamak için kullanılmalı. Aksi takdirde bir fırsat daha kaçırılacak ve kaybedilen zaman için mali ve diğer açılardan çok daha ağır bedel ödenecektir. 

(NICOLAS VERON: Brüksel’deki Bruegel’de öğretim görevlisi ve Washington’daki Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü’nde misafir öğretim görevlisi, Radikal’e özel yazı)