Avrupa'nın ekonomik istikrar ihtiyacı

Gelecek on yılın en büyük sorularından biri şu: Küresel ekonomik ve finansal entegrasyon devam edecek mi, yoksa mali krizin sonuçları ortaya çıktıkça bu süreç tersine mi dönecek? Kamuoyunda yürüyen tartışmaların çoğu, ticaret ve sermaye kontrollerine odaklanıyor, fakat doğrudan yabancı yatırıma dair hesaplar (sözgelimi sınır ötesi şirket alımları) da en az bunun kadar önemli. Bu bağlamda geçenlerde Avrupa Komisyonu’nun sanayi sorumlusu Antonio Tajani’nin “Avrupa’daki yabancı yatırımları tetkik etmekle görevli bir otorite” kurulması yönündeki çağrısı, komisyonun uluslararası yatırıma açıklık ve mevcut duvarların kaldırılması yönündeki geleneksel vurgusundan bariz bir kopuşu ifade ediyor.

Avrupa Komisyonu çabası
Yabancıların şirket satın alımlarına dair kaygıların çok da yeni bir şey olmadığı muhakkak. Amerika’da 1988’de kurulan Yabancı Yatırımlar Komitesi (CFIUS), bu tür işlemleri ulusal güvenlik üzerindeki olası etkisi açısından gözden geçirmek yönünde geniş bir yetkiye sahip. AB ’deyse hukuki sistemler çok çeşitli. Britanya hükümeti fiilen bütün anlaşmaları veto edebilir, fakat bunu neredeyse hiç uygulamıyor. Fransa’nın savunma ve güvenlik sektörlerinde sıkı denetimi söz konusu, ancak başka hiçbir sektörde yok. Almanya 2008’de CFIUS benzeri bir çerçeve ortaya koydu. Hollanda’daysa bu tür süreçlerin esamesi yok. AB düzeyinde hukuki çerçeve, ulusal güvenliği korumak için yatırım tetkiklerine imkân tanıyor, fakat Avrupa Komisyonu, üye ülkelerin korumacı sebeplerle yabancı satın alımlarını engellemesinin önüne geçmek için (sözgelimi Mittal Steel’in 2006’da Arcelor’u satın alması) elinden geleni yapıyor.
Yeni ve krizin kızıştırdığı şey şu: Bu tür yabancı yatırımlar, giderek Çin ve petrol zengini ekonomiler gibi ülkelerden gelecek, ki şu an dünyadaki mevcut sermaye fazlasının büyük kısmını elinde tutan bu ülkelerin niyetlerinin Avrupa’nın jeopolitik çıkarlarına denk düşüp düşmediği meçhul. Bunun sonucu da, meşru güvenlik kaygılarında muhtemel bir artış. Sözgelimi Orta Avrupa ülkelerinin petrol ve doğalgaz dağıtım altyapılarında, Rus yatırımı konusunda niye temkinli olacağını anlamak mümkün. Bu nedenle AB’nin değneğin iki kirli ucu arasında yeni bir denge bulması gerek: Bazı risklerin gerçekliğinin inkârı minvalinde, mutlak ekonomik açıklık veya Batılı olmayan her şirketin bütün satın alımlarını mantıksız biçimde ulusal güvenliğe tehdit gören bir kuşatılmışlık zihniyetiyle davranmak, ki bu aslında ülke içi menfaatleri kamuoyunun geneline hiçbir faydası dokunmayacak biçimde korumanın bahanesinden başka bir şey değil.
Şirketlerin büyük çoğunluğunun stratejik bir bakış açısından vazgeçilmez olmaması gibi güven verici bir durum söz konusu ve sahiplerinin yabancılar olmasına, sahibin siyaseten hasmane niyetler taşıdığı varsayılsa bile, karşı çıkılmaması gerek. Bu tür satın alımları engellemek, hem ekonomik hem siyasi açıdan zarar verici; zira yararlı sermaye kaynaklarına erişimi engeller ve müstakbel çatışma ihtimalini azaltabilecek karşılıklı ekonomik bağımlılık ilişkilerinin yaratılmasını gereksiz yere zorlaştırır. Çin firmalarının birçok satın alma tasarrufu (sözgelimi BM’nin kişisel bilgisayar bölümü Lenovo’nun 2005’te veya Volvo Cars’ın Geely tarafından 2010’da satın alınması), tartışmalara yol açtı, fakat mantıken tehlikeli olarak nitelendirilemez.

Koordinasyon gereği
İhtiyaç duyulan şey, benzersiz teknolojik kapasitesinden, kritik şebekeleri veya altyapıları kontrol ettiğinden (sözgelimi telekomünikasyon veya internette) ya da diğer güvenlik sebeplerinden dolayı, gerçekten stratejik sayılan birkaç şirketin korunmasını, bu sürecin zararsız işlemleri engellemek için istismar edilmemesini sağlayacak sarih ve tutarlı bir hukuki çerçeve. Bu, hem istikrarlı ve kestirilebilir bir yatırım ortamının oluşmasına hem AB ortak pazarının tamamlanmasına (AB’nin müstakbel büyümesi ve istihdam yaratması için kilit önemde iki koşul) yardımcı olacaktır.
Meselenin püf noktası, bir tetkik sürecinin kaçınılmaz olarak yaratacağı gerilimi ve gecikmeyi asgariye indirmek; işte bu hedefe ulaşmak, Avrupa’nın dört bir yanında yabancı yatırıma yönelik yaklaşımların çok çeşitli olmasından dolayı zorlaşıyor. Sözgelimi Fransız hükümetleri genellikle ‘ulusal devlerin’ savunulmasına takıntılı. Danimarka’daysa tam tersine, ülkenin en büyük şirketlerinden Danisco Amerikalı bir kimya grubu tarafından alındığında tek bir itiraz yükselmedi.
Bu tür farklılıkların etkisini yumuşatmak, yabancı satın alımlarını tetkik süreci ve kriteri, halihazırda olduğu gibi ulusal inisiyatiflerden ziyade, AB hukuku tarafından tanımlanmalı. Uygulama tek tek üye ülkelerin tasarrufunda olmaya devam etmeli -ki şu noktada fonlar da muteber güvenlik değerlendirmeleri yapacak kapasite olanlardan ibaret kalacak- fakat AB düzeyinde de yeterli bir koordinasyon ve gözetim olmalı.

AB elini çabuk tutmalı
Tajani yabancı yatırıma yönelik uyanık olma ve yeni bir düşünce tarzı geliştirme gereği konusunda haklı. Fakat bir ‘Avrupa CFIUS’unun ölçeği ve amacı sıkı bir şekilde tanımlanmalı, aksi takdirde kendi kendini batırma riski ortaya çıkacak. Avrupa vatandaşlarına güven telkin etmek (ve bunu yaparken yükselen ekonomilerden gelen müstakbel yatırımların muazzam kâr potansiyellerinden mahrum kalmamak) hassas tercihlerde bulunmayı gerektiriyor. Avrupa Birliği de bu meseleye tutarlı bir çözümü ne kadar erken üretirse o kadar iyi.
(Brüksel’deki düşünce kuruluşu Bruegel’in kıdemli üyesi, Washington’daki Peterson Uluslararası Ekonomi Kurumu’nda ziyaretçi akademisyen, Radikal’e özel yazı)