Avrupa'nın kurumsal yaratıcılığa ihtiyacı var

Avrupa'nın kurumsal yaratıcılığa ihtiyacı var
Avrupa'nın kurumsal yaratıcılığa ihtiyacı var
Avrupa Birliği'nin işleri yürütme tarzını kökünden değiştirmesi gerekiyor, aksi takdirde yakında Avrupa Birliği diye bir şey kalmayabilir.
Haber: NICOLAS VERON / Arşivi

Haberlere bakılırsa 4 Kasım’daki Cannes Zirvesi’nde ABD Başkanı Barack Obama, Almanya Başbakanı Angela Merkel’e, “Siz Avrupa ’dakilerin yaratıcı olması lazım” nasihatinde bulunmuş. Euro Bölgesi krizinde gelinen noktada, gayet yerinde bir nasihat bu. Avrupa Birliği’nin işleri yürütme tarzını kökünden değiştirmesi gerekiyor, yoksa Avrupa Birliği diye bir şey kalmayabilir.
Yunanistan ve İtalya ile ilgili manşetlerin ötesinde esaslı sorun, Avrupa düzeyindeki karar alım sürecinde yaşanan kriz. 2010’dan bu yana hiçbir aşamada hastalığın bulaşmasının önüne ciddi biçimde geçilmiş değil. Bu, hayret verici bir politik başarısızlık; Avrupa’nın dışından bakıldığında neredeyse herkes bunu böyle görüyor. Tek tek kişileri suçlamak haksızlık olacaktır. Avrupalı liderler birer kahraman olmayabilir, fakat tarihsel veya uluslararası bir perspektiften bakıldığında, çoğu gayet ehil, kararlı ve dürüst insanlar. Sorun onlarda değil, kurumlarda. 

Bariz bir uyumsuzluk
Avrupa’nın içinde bulunduğu müşkül durumun merkezinde bariz bir uyumsuzluk var: Avrupa düzeyindeki kilit karar alıcılar, hesap sorulabilirlikleri sadece ulusal seçmenlerden kaynaklanan liderler. Çoğunun Avrupa’nın genel yararı için çalışacak gücü ve yetkisi yok. Avrupa Komisyonu büyük ölçüde yetkisiz, sadece ticaret ve rekabet politikası gibi belli özerklik alanlarında borusu ötüyor. Avrupa Merkez Bankası (ECB) gerçekten federal bir kurum, fakat hareket alanı sınırlı ve böyle olması da doğru. Ortak para nedeniyle kritik hale gelen para ve bankacılık politikası alanlarında Avrupa düzeyinde tek bir idari kurum yok.
Bu uyumsuzluğa dair farkındalık, ‘Fransa-Almanya ikilisi’nin liderliği veya daha yakın dönemde ‘Frankfurt Grubu’ (Avrupa Komisyonu’ndan Jose Manuel Barroso ve Olli Rehn, ECB’den Mario Draghi, Euro Grubu’ndan Jean-Claude Juncker, Uluslararası Para Fonu’ndan Christine Lagarde, Almanya’dan Angela Merkel, Fransa’dan Nicolas Sarkozy ve Avrupa Konseyi’nden Herman van Rompuy) gibi kısmi çözümlere yol açıyor. Fakat bu çözümler işe yaramıyor. 27 Ekim zirvesinde üzerinde uzlaşılan en son ‘kapsamlı çözüm’ün unsurları olan işler nitelik taşımıyor.
Liderlerin bu yapıyı kırması ve bireylere veya kurumlara Avrupa vatandaşlarının adına karar alma ve bu kararların hesabını da uygun biçimde verme imkânı-gücü sağlaması gerekiyor. Bazı eylemler anlaşmalarda değişiklik gerektirecektir; bazıları da sadece zihniyet değişikliği. İlk kategori, sorunlu ülkelerdeki bireysel bankacılık yönetimlerinin felakete yol açması riskini ortadan kaldırmak için ulusal mevduat sigortası sistemlerine ulusüstü garantiler sağlamak gibi hayati adımları içeriyor. Tek bir Avrupa kurumu, Avrupa’nın bütün büyük bankalarının sermaye pozisyonlarının tutarlı bir değerlendirmesini sunmalı ve bu muteber bir sermaye yapısını yeniden düzenleme planının temeli olmalı. Üye ülkelerin ulusal finans firmalarını kendi kredi problemlerinin koltuk değneği olarak kullanıp hem borç verenlerin hem alanların felaketine yol açması engellenmeli. Buna ek olarak, doğru düzgün hesap verme mekanizması için anlaşma değişiklikleri gerekiyor; buna Avrupa Parlamentosu’nun bileşiminin Avrupa vatandaşlarının ait oldukları ülkelere bakılmaksızın eşit temsilini sağlayacak biçimde değiştirilmesiyle başlanmalı. Son dönemdeki pek az iyi haberden biri, Merkel’in 9 Kasım’da çözümün parçası mahiyetinde hatırı sayılır anlaşma değişikliklerini açıkça desteklemesi. 

Daha federal bir Avrupa
Euro ayakta kalacaksa, bankacılık ve para politikaları için daha federal bir çerçeve gerekiyor –Haziran ayında dönemin ECB başkanı Jean-Claude Trichet bunu Avrupa Maliye Bakanlığı diye nitelemişti. Fakat federasyonlar birçok biçimde ve hacimde ortaya çıkar. ABD bariz bir referans noktası, fakat daha münasip başka örnekler de olabilir. Sözgelimi Hindistan, kıta boyutunda bir federasyonun dilsel ve dinsel açıdan farklılık ve on binlerce yerel partiden müteşekkil bir siyasi parçalılık taşıyabileceğini, fakat yine de demokratik ve esnek olabileceğini gösteriyor. Bazı Avrupa ülkeleri, federal ilkeye diğerlerinden daha hazır ve uygun –sözgelimi Almanya, Fransa’dan daha fazla böyle. Ek bir büyük zorluk, ulusal paralarını koruyan ülkeleri içeren bir Avrupa kurumları çerçevesi dahilinde Euro Bölgesi için karar alım imkânı sağlamak.
Avrupa entegrasyonunun tabiatındaki böyle bir dönüşüm, ülkelerinde yeniden seçilmeye çalışan ulusal liderler veya yorulmuş memurlar tarafından ne hayal edilebilir ne de hayata geçirilebilir. Çözümün parçası kamuoyunda açık bir tartışma yürütmektir; olanca dargörüşlülüğüne rağmen Almanya, bu konuda diğer Avrupa ülkelerinin çoğundan daha ileride. Fakat kurumsal değişiklikler önermek için en nihayetinde bir mekanizmaya ihtiyaç olacak. Geleneksel bir hükümetler arası konferans bu işe uygun değil, zira diplomatlar eski çözümlere ve kemikleşmiş ulusal pozisyonlara mahkûm. Eski Fransa Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing’in 2002-2003’te başkanlığını yaptığı konferans, geleneksel diplomasi oyunundan yakasını kurtaramamış ve ikna edici çözümler ortaya koyamamış olsa da ulusal delegelerden oluşan daha zengin bir topluluk belki daha iyi iş çıkarabilir. Durumun aciliyeti göz önüne alındığında, belki daha küçük bir grup oluşturulmalı; bunun için eski Merkez Bankası yetkilisi Jacques de Larosiere’in 2008-2009’da başkanlığını yaptığı ve bugüne kadar bu krizdeki en umut verici kurumsal yeniliğe (Avrupa Denetim Kurumu’nun oluşturulması) imza atan konferans örnek alınabilir.
Daha federal bir Avrupa kolay bir iş değil, fakat imkânsız da değil. Bunun nasıl şekilleneceğine dair yeni fikirlere acilen ihtiyaç var. (Brüksel’deki Bruegel’de öğretim üyesi ve Washington’daki Peterson Uluslararası İktisat Enstitüsü’nde misafir öğretim görevlisi, Radikal’e özel yazı)