Aydın'da çiftlik kuracaktı

'Graziella', 'Göl', 'Şairane Düşünceler'... Lamartine'in yayımlandığı yıllarda Avrupa'da büyük yankı yapan, günümüzde de romantik edebiyatın en ünlü yapıtları arasında sayılan kitapları.
Haber: Avni Özgürel / Arşivi

'Graziella', 'Göl', 'Şairane Düşünceler'... Lamartine'in yayımlandığı yıllarda Avrupa'da büyük yankı yapan, günümüzde de romantik edebiyatın en ünlü yapıtları arasında sayılan kitapları.
Ancak ne Batı dünyası ne de biz, şairliği dışında onun büyük bir Türk dostu hatta hayranı olduğunu artık hatırlamıyoruz bile. Oysa Fransız ihtilal dönemini anlattığı 'Jirondenler' dışında kaleme aldığı dört eserden, 'Doğuya Seyahat', 'Doğuya Yeni Seyahat' ve 'Türkiye Tarihi' adlarını taşıyan üçü Türkiye izlenimlerine ve Türk tarihine ait.
Lamartine 1790'da doğdu. Sanatçı karakterinin ortaya çıkmasında annesinin etkili olduğu biliniyor. Lyon'daki eğitimini tamamladıktan sonra Napolyon'un Rusya yenilgisi sonucu oluşan karamsar ortamın etkisiyle askerliğe heves ettiyse de bundan hemen vazgeçti, hariciyeci oldu. Napoli, Londra, Toscana'da ataşelik Atina'da maslahatgüzarlık yaptı. 1811'den itibaren ise kendisini tamamen şiire ve edebiyata verdi.
Napoli'de tanıdığı ve bir balıkçının kızı olan Graziella'ya âşık oldu. Lamartine'in yayımlanan ilk şiiri, bu genç kadının ölümü üzerine onun adını verdiği dizeler oldu. Yedi sene sonra Aix Le Bains'te tanıştığı bir başka güzelin ona ilham ettiği duygularla da Göl şiirleri doğdu. 1820'de şiirlerini 'Şairane Düşünceler' adlı ilk kitabında topladı.
İlk seyahat
Evlendikten sonra nispeten sakin bir hayat yaşamaya başlayan Lamartine 1830'da Fransız Akademi üyeliğine seçilmesinin ardından küçüklüğünden beri arzuladığı Doğu seyahatine çıktı. 1832'de Marsilya'dan denize açılan özel gemi Akdeniz adalarında biraz dolaştıktan sonra onu ve refakat eden dostlarını o dönemde Osmanlı toprağı olan Filistin sahillerine getirdi. Ancak burada öteden beri ciğerlerinden rahatsız olan küçük kızı Julia'yı kaybetti Lamartine.
Onu Beyrut'ta toprağa verirken, "Damarlarımda kan değil gözyaşı dolaşıyor artık" diyordu. Gemi uzun süre ayrılmadı Beyrut'tan. Ertesi yıl mayıs ayında demir alıp İstanbul'a yöneldi. Sarayburnu'na demir attığında takvimler 20 Mayıs'ı gösteriyordu. "Allah ve insan; tabiat ve sanat, yeryüzünde insan gözünün seyredebileceği en güzel manzarayı burada yaratmış" diye anlatıyor ilk izlenimini Lamartine.
Onun ziyaretinin İstanbul'da günün konusu haline geldiğine şüphe yok. Babıâli ünlü konuğa refakat etmesi için Avrupa'da tahsil yapmış, Fransızcayı kusursuz konuşabilen Namık Paşa ve Halil Rıfat Paşa'yı görevlendirmişti. İki aydan fazla Osmanlı başkentinde kalan Lamartine'in günlerini Boğaz'da geçirdiği yazdıklarından anlaşılıyor. Onun "Yüksek sivri tepelerin dibinde 14 fersah uzunluğunda, kıvrımlı masmavi bir yol" ve benzeri cümlelerle yaptığı Boğaziçi tasvirleri dolayısıyla Batılı ressamların görmedikleri doğa parçasını resmetmeye çalıştıkları, bu nedenle ortaya gerçekle alakası olmayan eserlerin çıktığı biliniyor. Beylerbeyi Sarayı'nda 2. Mahmud tarafından kabul edilen Lamartine'in padişaha ilişkin izlenimi de " Erkekçe bir enerji ve derin bir hassasiyeti ifşa eden çizgiler..." şeklinde.
Hayranlık dolu satırlar
'Doğuya Seyahat'te Türklerle alakalı övücü değerlendirmeleri var Lamartine'in. Şu cümleler ona ait: "Türkler büyük imparatorlukların kavimleri arasında önde gelen şerefli insanlar. Sağlam ve üstün karaktere sahipler. Cesaretleri su götürmez. Dini, vatani faziletleri insan ruhunda saygı ve hayranlık hissi uyandırır. Asaletleri alınlarında görülür. Eğer mükemmel kanunları ve aydın hükümetleri olsaydı dünyanın önde gelen devletleri arasındaki yerlerini koruyabilirlerdi. Türkler vecd içinde yaşayan duygulu, olgun bir topluluktur. Yurtları efendi insanlar diyarı, kahramanlar ve şehitler beldesidir. Bence insanlığa şeref veren böyle bir milletin düşmanı olmak insanlığa düşman olmaktan farksızdır..."
Politika ve ihtilal
Lamartine ülkesine döndükten sonra karıştığı bir ihtilal girişimi dolayısıyla kral Louis Philippe'le arası açıldı ve sonrasında kendisini politika arenasında buldu.
1834'te 1839'da halkın büyük desteğiyle parlamento üyeliğine seçildi. Bu dönemde kaleme aldığı 'Jirondenlerin Tarihi' 1848 ihtilalinin düşünce zeminini oluşturan eserdi bir bakıma. Nitekim ihtilalciler onu cumhurbaşkanlığına getirmek istediler, kabul etmedi. Ancak ülke yönetiminin
emanet edildiği beş kişilik komitede görev almaktan kaçamadı. Ama siyaset onun maddi birikimini hızla eritti, borçları çığ gibi büyüdü. 1851'de 3. Napolyon bir darbeyle imparatorluğunu ilan ettiğinde siyasetten ayrılırken Lamartine iflas etmiş haldeydi.
Dostlarına yazdığı mektuplarda Türkiye'ye gitmek ve yerleşmek isteğini son derece ateşli cümlelerle yazıyordu:
"Ruhum hep o ülkeye ve o iklime meylediyor. Hayallerim o gökyüzü ve o mavi sularda. Düşüncelerim hep o pırıltılar içinde dolaşıyor. Allah orada buradakinden daha fazla gösteriyor kendini. Türkler için beslediğim derin dostluk duygularım beni onların arasına katılma kararına sevk ediyor."
Sultana mektup
Sonunda Lamartine'in o yıllarda sadaret makamına gelmiş olan Mustafa Reşid Paşa'ya ve genç hükümdar Abdülmecid'e birer mektup yazarak kendisine Marmara çevresinde ya da İzmir yakınlarında bir arazi verildiği takdirde Türkiye'ye yerleşmek isteğini ilettiği biliniyor. "Türklere karşı dostane duygularımı Doğuya Seyahat adlı kitabımda dile getirdim. Bana iltica kararı verdiren sebep budur. Hayatımın yarısı kırlarda geçmiş olduğundan, ziraatta kullanılan usulleri bildiğimdem dolayı Majeste Sultan Hazretleri'nden üzerinde bir çiftlik tesis edebileceğim bir toprak bahşetmesini rica ediyorum. Bu arazinin Marmara ya da İzmir yakınlarında olmasını arzu ederim. Bu suretle eşim kış aylarında İstanbul'un renkli hayatından mahrum kalmamış olur. Sizden kati ve resmi cevap almadan Fransa'daki mallarımı tasfiye edemeyeceğimden kararınızın bir an önce bildirilmesini rica ederim."
38 bin dönüm toprak
Lamartine'in başvurusunun Osmanlı hükümeti tarafından derhal görüşüldüğü ve kendisine Aydın civarında bir arazinin tahsisine karar verildiği biliniyor. Hükümetin kararı, Bugas Ovası olarak anılan bölgede dört çiflik arazisinin birleştirilmesiyle oluşan 38 bin dönümlük toprağın, mülkiyeti Reşid Paşa üzerine geçirilmek şartıyla Lamartine'e kiralanması ve kira bedelinin hazinece ödenmesiydi. Lamartine'in vekili gelip Ahmet Vefik Paşa'nın mihmandarlığında teklif edilen toprağı gördü ve istenen şartlara uygunluğunu hükümete bildirdi. Ardından Lamartine, Osmanlı yönetiminin hazırladığı 25 yıllık kira sözleşmesini imzaladı. 16 Muharrem 1850 tarihli sözleşmenin koşulu çifliğin başkalarına devredilemeyeceği ve mirasa konu olamayacağıydı.
Ancak kontrat hiçbir zaman hayata geçirilemedi. Bu büyüklükte bir çifliğin işletilmesi büyük sermaye gerektiriyordu ve Lamartine'in başı Fransa'da alacaklılarıyla dertteydi. Ünlü şair borçlarına karşılık sahip olduğu emlaklerden hisseler vermeye çalıştı ama kimseyi buna ikna edemedi. Çifliğe kavuşmak hayaliyle Lamartine bir daha Türkiye'ye geldi. İzmir'de kaldığı geceyi sabırsızlık içinde geçirdi. Ertesi gün yedi deve yükü eşyayla 'küçük imparatorluğum' dediği topraklara koştu. Köylüler onun gelişi şerefine meyve ağaçlarının dallarından bir tak hazırlamışlardı. Lamartine birlikte yaşayacağı insanlara ve toprağa hayran olmuştu. Orada yetiştireceği pamuk ve üzümden, besleyeceği koyunlardan başka bir şey gelmiyordu gözünün önüne. Fransa'da ortak bulmak için yaptığı girişimlerden
netice alamayışının üzüntüsünü bile unuttu o birkaç günde.
Sekiz ciltlik 'Türkiye Tarihi' İstanbul hükümetinin borçları konusunda yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Son bir ümitle Sultan Abdümecid'ten randevu istedi. Ihlamur Kasrı'ndaki görüşme 'imkân aranacağı' vaadiyle noktalandı. Lamartine
için yeterliydi bu. Hemen Fransa'ya döndü, çifliğini ekili biçili, işletme aşamasında gösteren tablolarla süslü broşürler ve hisse senetleri hazırlayarak ortak bulmaya çalıştı. Alacaklılarına padişahtan gelecek haberi beklediğini söylüyordu. Ama beklediği desteği bulamadı. Sonunda projeden vazgeçmek zorunda kaldığını yazdı padişaha.
Abdülmecid bir jest olarak aslında devlete ait olan araziyi ondan kiralamış gibi gösterip kendisine para gönderileceğini bildirdi. Yıllık tahsisatı 80 bin altın kuruştu. Sekiz ciltlik Türkiye Tarihi'ni bu sırada 'minnetimin ifadesi' diyerek kaleme aldı. "Tek arzum bu eserimin Türkçeye tercüme edilerek ülkenizde yayımlanmasıdır" diyordu sadarete gönderdiği mektupta. Ama Türkiye Tarihi ne o zaman ne daha sonra Türkçe
olarak yayımlanmadı. Büyük şair 1869'da ölürken yeğenine cenazesinin Türkiye'ye gönderilmesini vasiyet ettiyse de Fransız hükümeti iletilen bu isteği "İstanbul'da siyasi karışılık var" diyerek geri çevirdi.