'Başarısız devlet' nedir?

Dünya kurulalı beri, yönetenler ve yönetilenler vardır. İyi yönetim, kötü yönetim, her çeşit düzende söz konusu olmuştur. Yönetimde ehliyet ve başarı, hep kardeş olmuştur. Deli Petro, Paris'i ziyaretinde, Kardinal Rişliyo'nun heykeline sarılıp, "Sağ olsaydın, Rusya'yı ikiye bölerdim. Bir yarısını sana verirdim ki;
Haber: SÜLEYMAN DEMİREL / Arşivi

Dünya kurulalı beri, yönetenler ve yönetilenler vardır. İyi yönetim, kötü yönetim, her çeşit düzende söz konusu olmuştur. Yönetimde ehliyet ve başarı, hep kardeş olmuştur. Deli Petro, Paris'i ziyaretinde, Kardinal Rişliyo'nun heykeline sarılıp, "Sağ olsaydın, Rusya'yı ikiye bölerdim. Bir yarısını sana verirdim ki; bize, öbür yarısını nasıl idare edeceğimizi söyleyesin" demiştir.
Başarısız devletin tarifinde, bilim adamları tam bir mutabakat tesis etmiş değiller. Fakat, herkes, devletin idaredeki başarısızlığının, çok ciddi neticeler doğurduğunda mutabık! Konuya bir yaklaşım da, devlet-
in sahip olduğu topraklar üzerinde kontrolünü kaybetmesi ve halkın en önemli ihtiyaçlarını sağlayamaz hale düşmesi şeklinde olabilir. Sonuçta, huzur ve sükûnun bozulması karşısında devletin acze düşmesi, can ve mal emniyetinin sağlanamaz hale gelmesi, kanunların uygulanamaması, otoritenin etkisinin kaybolması, böylece meydana gelen boşluğun önüne gelen tarafından doldurulması, velhasıl; her şeyin şirazesinden çıkması, düzenin tamamen bozulması, kimin baş, kimin ayak olduğunun karışması gibi bir keşmekeşle karşılaşılır. Türkçemizde bunun adı 'fetret'tir.
Günümüzde, Dünya Bankası'nın tespitlerine göre, 30 kadar, gerilim içinde ve düşük gelirli ülke mevcut. İngiltere'nin Uluslararası Kalkınma Dairesi, kırılgan devletlerin sayısını 46 olarak veriyor. Kırılganlık veya gerilime muhatap olmak, ya dış etkilerden veyahut da içerideki bozulmadan ya da her ikisinden oluyor. Dünyanın kırılganlıkla ilgili telaşa kapılması doğal. Çünkü, kırılganlık bulaşıcıdır!
Bağımsız devlet sayısı arttı
II. Dünya Savaşı sonrasında, imparatorluklar tasfiye olmuş, bağımsız devletler kurulmuştur. 1989 yılında, Sovyetler'in çöküşüyle birlikte, bağımsız devletlerin sayısı daha da artmıştır. Böylece, 2005 yılına gelindiği zaman, 1945'te BM'nin 55 üyesi varken, bu sayı 192'ye çıkmıştır.
Freedoom House'un tespitlerine göre, Dünyanın 6.130.700.000 kişi
olan nüfusunun yüzde 41.40'ı, 86 devlet 'Hür Devletler Grubu'nu, nüfusun yüzde 23.25'i, 58 devlet 'Kısmen Hür Devletler Grubu'nu teşkil ediyor. Dünya nüfusunun yüzde 35.35'i, 48 devlet olarak, 'Hür Olmayan Devletler'i teşkil ediyor. Hür Devletler, yani nüfusun yüzde 41.40'ı, 31 trilyon olan dünya gelirinin yüzde 87'sini. Yüzde 58.60'ı, yüzde 13'ünü alıyor.
Demokrasi, dünyayı tehdit eden üç büyük tehlikenin de çaresi olarak görülüyor. Bunlar, yoksulluk, terör ve yerkürenin tahribidir.
Yönetimde sıkıntıya düşen ülkelerin daha çok, yoksul ülkeler olduğu, halklarının çağdaş değerlerden, eğitimden nasibini almadığı, ehil siyasi ve idari kadrolardan mahrum bulunduğu; velhasıl görenek ve kültürün gelişmesi ihtiyacı içinde olduklarını söyleyebiliriz.
Fukuyama, "Güçlü devlet, kanunlarını uygulayabilen devlettir" diyor. Başarısız devlet için de 'Zayıf devlet' tanımını getiriyor. Bunları, "Uluslararası düzenin karadelikleri" olarak niteliyor ve şöyle diyor: "Soğuk Savaş'tan bu yana, 'zayıf ya da başarısız devletler', uluslararası düzen için, en önemli sorun haline geldi. Bu devletler; insan hakları ihlallerinde bulunur, kitlesel göç dalgaları yaratır ve komşularına saldırırlar. 'Başarısız devlet sorunu' daha önceleri insanlık ya da insan hakları ile ilgili bir mesele olarak görülmekteyken, birdenbire, ciddi bir güvenlik boyutu kazandı."
Fukuyama, "Düzeni, emniyeti, hukuk sistemini ve mülkiyet haklarını sağlayabilen devletlerin varlığı, modern ekonomi dünyasını ortaya çıkarmıştır" diyor. Yoksul ülkelerin ve bunların zayıf devletlerinin, 'kurtuluş' sağlayabileceklerine inanmıyor. Bu husustaki düşüncelerini şöyle ifade ediyor: "Liberal Batı'nın modernliği, dünyanın pek çok toplumu için, ulaşılması güç bir hedeftir. Tartışılan soru, liberal Batı'nın kurum ve değerlerinin, evrensel mi olduğu, yoksa bunların, Kuzey Avrupa'nın belli kısmına has kültürel alışkanlıkların dışarı genişlemesi olgusuna mı işaret ettiğidir."
Silahlı kuvvetler ve yönetim
Silahlı kuvvetlerin devlet yönetimi ile olan münasebetlerini ve bizim tecrübelerimizi, kısaca söylemek istiyorum. Bu konu, dünyanın çeşitli ülkelerinde önemli bir sorun olmuştur. Bu ülkelerin çoğu, çokpartili siyasete alışkındır. Buna rağmen, silahlı kuvvetleri, devlete müdahale etmiş, yönetimi üstlenmiştir!
Rekabetçi demokratik sisteme geçiş, 'Demokrasi ve meşruiyet' kavramlarının özündeki güç sayesinde olmuştur. Her devlet, savunması için silahlı kuvvetler kurmaya mecburdur. Lenin, 'elinde silah bulunan güce karşı tedbirli olunması gerektiğini' tavsiye ediyor.
Samuel E. Finer 'The man on Horseback' kitabında, "Mevcut gücü göz önüne alındığında, sorulması gereken ordunun neden başkaldırdığı değil, neden itaat ettiğidir!" diyor.
Batı ölçülerine göre demokrasi, "Silahlı kuvvetlerin, sivil idarenin kontrolünde olduğu rejim" olarak tarif ediliyor. Silahlı gücün, siyasi otoriteye itaati, onun direktifin-de görev yapması, devlet kurumunun en önemli sorunlarından birisidir. Bir ülkede, iktidarın, kendi ordusundan şüphelenmesi söz konusu olamaz. Ancak onun itaatinden emin olunması, 2. bir silahlı güç kullanarak da sağlanamaz!
"Elinde silah olan kurum, niçin itaat eder" sorusuna cevap, ancak bir şekilde verilebilir: "Sivil yönetime itaat, 'millet idaresi' gibi, en yüksek güce inanç ve herkesi bağlayan anayasaya mutlak saygı neticesinde sağlanabilir! Bunun, gelenek ve görenek haline geldiği ülkeler, devlet kurumunu güçlendirmiş sayılır..."
Görülüyor ki, bu moral bir olaydır. Türkiye Cumhuriyeti'nin ordu, siyaset ve devlet konusundaki deneyiminden bahsetmek istiyorum.
Bir imparatorluğun dağılmasından sonra, bir Kurtuluş Savaşı vererek kurulmuş bulunan Türkiye Cumhuriyeti, tamamen, Batı kanunlarına göre ve Batı'daki ulus-devletin kurumlarını esas alarak teşkilatlanmıştır. Üniter ve laik bir devlettir. 1923'ten 1946'ya kadar, tekpartili bir siyasi rejim, ülke yönetimine hâkim olmuş. II. Dünya Savaşı sonrasında, çokpartili demokratik yönetime geçilmiştir. 'Hür ve serbest seçim' esastır. Türkiye Cumhuriyeti, bir anayasal devlettir. Çokpartili sisteme geçilinceye kadar, herhangi bir sorun olmamıştır. Çokpartili sisteme geçtikten sonra, yani 1950 sonrasında, 1960 ve 1980'de devlete 'tam müdahale' ve 'el koyma', 1971'de, hükümeti istifaya zorlama ve ülke idaresine dolaylı yön verme şeklinde müdahale olmuştur. 1962 ve 1963'te başarısızlıkla neticelenen iki teşebbüs olmuştur. Ordunun, yeni Türkiye'nin kuruluşunda, modernleşme sürecinde, Kurtuluş Savaşı'ndaki büyük hizmetine ilaveten, Batı'da eşine rastlanmayan özel bir yeri vardır.
Atatürk, 1937'de, "Ordumuz, Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarf ettiğimiz çalışmaların yenilmesi imkânsız teminatıdır" demiştir.
Balkan Savaşı, ardından I. Dünya Savaşı ile toplumda, bir çökme, dağılma, endişesi meydana gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin ayakta durabilmesi, devletin de, toplumun da, her şeyden önce gözettiği bir hedef olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi, aynen şöyledir: "Silahlı Kuvvetler'in vazifesi, Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamaktır." Silahlı Kuvvetler, kollama ve koruma ihtiyacını resen tayin etmiş ve siyasi direktife ihtiyaç duymadan, devlete el koymuşlardır.
Balkan Harbi sonrasında ordu adına neşredilen Halâskâr Zabitan Beyannamesi, şöyledir: "Memleketimizin geçirmekte olduğu devrei buhran, had bir şekle giriyor. İnkıraz tehlikeleri yine baş gösteriyor. Vatan-ı Osmani, Hufre-i İnkıraz'a bugün daha süratle yaklaşıyor. Elveym, memleketi idare eden bugünkü kabine yerine, hemen Avrupa'nın emniyet ve itimadını kazanabilir müteşebbis, namuskâr ve muktedir zevattan mürekkep bir kabinenin mevk-i iktidara getirilmesini talep ediyoruz."
Çokpartili hayat dönemi
Evvela, tespit, sonra da tedbir ortaya koyuluyor. 1950'de, çokpartili sistemin gereği olarak yapılan seçim sonunda, iktidar el değiştiriyor ve ilk defa halkın idaresiyle seçilmiş bir siyasi iktidar meydana geliyor. 1954'te, 1957'de, yine seçimler yapılıyor. Siyasi iktidar, halktan destek almaya devam ediyor. 27 Mayıs 1960'ta, Silahlı Kuvvetler adına devlete el konuyor. Parlamento kapatılıyor, Anayasa kaldırılıyor, hükümet üyeleri hapsediliyor. Bu hareketin gerekçesi, şöyle ifade ediliyor: "Demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla, kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla, Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır."
Daha sonra, yeni bir anayasa yapılıyor ve iki sene içinde yeni seçime gidiliyor, yeni parlamento kuruluyor, yeni siyasi iktidar ortaya çıkıyor. 1971'de, seçime iki sene varken, hükümet ve parlamento Silahlı Kuvvetler'in kumanda kademesinden muhtıra ile karşılaşıyor.
Bu defa da yine parlamento kapatılmış, 20 sene önce yapılan anayasa ortadan kaldırılmış, üç sene içerisinde yeni bir anayasa yapılmış, kapatılan siyasi partilerin yerine yenilerine müsaade edilmiş ve seçime gidilmiştir.
Bu olaylar, halkın bir bölümü tarafından tasvip görmüş, bir bölümü tarafından görmemiştir. Türkiye, hür bir zihinle bütün bunların tartışmasını yapamamış, devletin arızasız işlemesi için alınacak dersleri çıkaramamıştır.
Müdahale gerekçeleri aynı
Askeri müdahaleler veya darbeler, haklı haksız kıstasına başvurulmadan bir defa olunca, daha sonra da oluyor. Müdahale gerekçeleri hemen hemen birbirinin aynı! Bu, 'Çökme, yıkılma, iç savaş ve kardeş kavgasını önleme, devlet ve milletin bekasını tehdit eden bunalımı ortadan kaldırma, ülke bütünlüğünü koruma, devlet otoritesini yeniden tesis etme' şeklinde özetlenebilir. Bu tespitler doğru ise bunun anlamı, 'Ülkemiz, yönetilemez hale gelmiş' demektir. Önemli olan bu durum meydana gelmeden tedbirleri alabilmektir. Demokrasiye geçmiş olmak, bir ülke için kâfi değildir. Bunun, yöneten ve doyuran demokrasi olması lazımdır. Yöneten demokrasi kurulamamışsa veya işletilemiyorsa, fetret kaçınılmazdır.
Çokpartili yönetimlerin güçlükleri vardır. Bu tarz yönetim yeni başlamışsa, geleneklerinin olmayışı, kurumlarının olmayışı, siyasi kadrolarının tecrübesizliği, halkın bilinçsizliği önemli engellerdir. Darbeler, hangi ülkede yapılırsa yapılsın, hangi sebebe dayanırsa dayansın, siyasi ve idari kadroları geniş ölçüde tahrip etmekte, ülkeyi deneyim ve bilgiden mahrum bırakmaktadır. Seçilmiş parlamento ve onun güvenoyuna dayanan hükümetler, darbenin hedefi ise bu, demokratik kurumların, halk nezdinde itibarını aşındırmakta ve bunların gücünü azaltmaktadır.
Halkın, devlete, rejime, siyasete, siyasetçiye olan güveni azalmaktadır. Ayrıca, siyasete giren silahlı kuvvetler, en kısa zamanda kışlalarına dönmezse, bir ülkenin en önemli kurumu yani silahlı gücü yıpranmakta ve kendi içinde bölünebilmektedir.
Özetle demek isterim ki hedef, demokratik rejimin iyi işlemesi, kurumlarının ahenk içinde olması, halk ile devletin kucaklaşması olmalıdır. Devlete, rejime müdahale gibi fevkalade tedbirlere gerek olmamalıdır.
Eğer bir ülkede huzur, sükûn ve asayiş tesis edilebilmişse, can ve mal güvenliği hukukun içinde korunabiliyorsa, adalet çabuk ve doğru dağıtılabiliyorsa, hak ve fırsat eşitliği mevcutsa, insanlar o devletin vatandaşı olmaktan gurur duyuyorsa, siyasi iktidar değişikliği kurala bağlanmış ve bu kural uygulanıyorsa, halk tok ve geleceğe güvenle bakıyorsa, orada, başarılı bir devlet yönetimi var demektir.
Kanuni Sultan Süleyman: "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi" der. Başarılı devlet, odur. Daha iyi idare, her ülkenin hakkıdır! 'Better Governance' dünyanın ve insanlığın konusu olmaya devam edecektir.
Süleyman Demirel: 9. Cumhurbaşkanı; 26 Ağustos'ta, Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenen Fırst World İnt. Studies Conference'in 'Başarısız Devletler' başlıklı toplantısındaki konuşmanın makale versiyonudur.