Baskı eken, şiddet biçer

Barbaros Çocuk Köyü olayı, toplumumuzun cinsellik ve saldırganlık yönetiminin bugünlerdeki adı. 'Çarpık' modernleşmemizin tipik göstergelerinden biri.
Haber: AYDAN GÜLERCE / Arşivi

Barbaros Çocuk Köyü olayı, toplumumuzun cinsellik ve saldırganlık yönetiminin bugünlerdeki adı. 'Çarpık' modernleşmemizin tipik göstergelerinden biri. Bu tablo, hükümet ve muhalefetteki iktidarsız siyasi partilerimizle, toplumsal sorunları kendisi yakından izlemeden bize 'seksi tüketim malzemesi' olarak izletmekle yetinen medyamızla, el yordamıyla yetkinleşmeye ve kamusal yaşama sahip çıkmaya çalışan hükümet dışı kuruluşlarımızla, hepimizin kolektif bir üretimi.
Bir uçta, toplumca bir türlü sahip çıkıp, içini dolduramadığımız devlet ve kurumsallaşamayan yetersiz kurumları. Diğer uçta, geleneksel ve resmi söylemlerin hâlâ homojen varsaydığı en küçük yönetim birimi: "Aman benim kamu hizmetlerime fazla gereksinim duymayacak, sorun çıkarmayacak yurttaşları yetiştir ve bana problem olma da, nasıl yaparsan yap!" diye yukarıdan aşağı yüklenilen aile...
İmge ve gerçek
Birincisini gören yok, imgesel bir 'efsane' o. Varlığını, trafik canavarı gibi 'toplumsal kaza'lar oldukça, bir yokluk olarak çıkarsamayı bellemişiz. Yetersizliğini normalleştirmişiz. Oysa, ikincisi bizimki kadar 'gerçek!' Kendimizinkini 'özel durum' zannetmişiz, sır tutmuşuz, bireysel çabalarla üstesinden gelmeye çalışmışız veya başkalarınınkine bakarak kanıksamışız.
Bizi kuran/bizim kurduğumuz toplumun/kendimizin 'dışında' durmuşuz. Böylece de kasvetli geldiği veya artık hiçbir 'yeniliği' olmadığı için yüzleşilmek istenmeyen yığınla toplumsal/kişisel sorunumuz birikmiş. Hepsi de 'aile'de filtrelenmiş, hiçbiri münferit ve çözülemez değil: Bu toplumda hâlâ bakılamayacak çocuklar bilmeden, istemeden doğuruluyor. Bebekler ölüyor. 'Üretim ayıplı' çıkanlar veya sonradan 'bozulanlar' toplumsal yaşamdan tecrit ediliyor. Çocuklar yoksulluktan sokağa bırakılıyor, kuruma konuyor, çalıştırılıyor veya kiralanıyor. Kendi yuvalarında, başka barınaklarda, okullarda cinsel, fiziksel ve(ya) psikolojik tacizle örseleniyor. Tiner ve uyuşturucudan uzak kalanlar, TV ile uyuşuyor, doğru kullanılmayan teknoloji ile dijitalleşiyor.
Çünkü, 'aile', tek kişi de olsa, yeni doğanın toplumla tanıştığı ilk ve en temel ünite olarak kendinden bekleneni yapıyor: Yavrusunu toplumsallaştırıyor. Bunun için tüm olanaklarını, öğrendiklerini, içselleştirdiklerini, yaratıcılığını ve aklını kullanıyor. Kendini biçimlendiren, kendine maddi ve manevi değerlerini veren Türkiye toplumunu yeniden üretiyor.
Hepimize bir yer ve iş var
Bu sorunların tekil, başarısız, anormal veya azınlık durumlar olduklarını hâlâ düşünenimiz kaldı mı? Bu resmin hiçbir yanının kendi öznel gerçeğimizle örtüşmemesi olası mı? Bireysel ve kolektif belleği, medyaya endeksli açılıp kapanarak çalışan bir kompüter gibi mi imgeliyorsunuz? Öncü ve örnek insanlarımızın, zaman zaman yükselen tükenmişlik çığlıklarından etkilenmeyen, bireysel vicdanları rahat olsa ve çözüme katılmak istese de, organize hareketler beklemeyen veya işin neresinden tutacağını bilen var mı?
O halde, belki de ilk adım, kendi genel 'n'olcak bu memleketin hali' bakışımızı yeniden gözden geçirip, kendimizin mutlaka yetkin, etkin ve etkili olacağı, dar ve çok önemli gerçekçi alanı tanımlamamız. Çünkü hem kamusal alandaki, hem de özel alandaki farklı rol ve kimliklerimizle, hepimize bir iş var. Dileyenler için 'oturduğu yerden', hem de 'tam zamanlı!' Görüyoruz ki, parasal ekonomimiz ne durumda olursa olsun, AB kapısındaki Türkiye kendini ancak, yaşam kalitesi, üretkenliği ve verimi hızla düşmekte olan bir şiddet toplumu olarak sürdürebiliyor. Kamusal/özel yaşamda hemen her vesileyle irili ufaklı patlamalar yaşandığından olsa gerek, adeta merakla beklenen 'toplumsal patlama' da bir türlü gerçekleşmiyor.
Politik ekonomi ve sığ siyaset odaklı, tek boyutlu toplumsal çözümlemeler ve pratikler ise kesinlikle bunu kavramaya yetmiyor. İlişkiler ağı içindeki insanı, yani bizi, iyi tanımıyor. Onun için de, ya yok sayıyor ya da toplumun/bireyin karmaşıklığını önemli ölçüde basite indirgeyen varsayımlarıyla kendilerini rahatlatıyor. Bizler, salt bu yanlışın sürekli yeniden üretimlerine izin vermemekle bile, iyileştirici toplumsal pratiklere azımsanamayacak katkılarda bulunabiliriz. Çünkü Türkiye'nin bir türlü demokratikleşememesi ve gelişememesi, değişimi doğru temellendirememiş, sorunlarımızı ilişkilendirememiş olmamızdan bağımsız düşünülemez.
Kapsamlı ve çok yönlü çözümlemelerle oluşan kanımca, öncelikli çözüm/dönüşüm alanı (hiçbir yeniliği olmayan) şu konuda yoğunlaşıyor: Dini ve resmi söylemlerdeki cinsellik ve saldırganlık rejimlerinin, yasaklayıcı ve baskıcı olması. Yani her ikisini de, evin içinde ve dışında, 'şiddet' uygulayarak düzenlemeye çalışması. Böylece bu insan gerçeklerinin kolektif içgörüde ve toplumsal/bireysel pratiklerde, birbirinden ayrıştırılmamış tutulması.
Modernleşme/Batılılaşma serüvenimizin erken dönemlerinde belirmiş, toplumdaki saldırgan, yıkıcı, tüketken ve cinsel, yapıcı,
üretken insan (enerji) kaynaklarının, verimli kurumsal düzenlemelerinin sürdürülmemesi. Dahası, tam tersi bir etki yaratacak biçimde, cinsiyet gruplarının bağnazlıkla birbirinden ayrılması. Antidemokratik biçimde daha da gerileyerek, kadının ya özel alanda ya da kamusal alanda 'kapalı' tutulması. Böylece saldırganlık ve şiddet, yanına ayrıştırılamadığı için bir türlü doğru dürüst de doyurulamayan cinselliği de katmış olarak, kamusal ve özel alanı istila etti.
Lütfen!
30 Ocak 2005 günkü Radikal'de yayımlanan, içi CHP kurultayından bir fotoğrafla doldurulmuş Futbol Federasyonu'nun kampanya logosu, aslında tüm Türkiye'nin testosteron ve şiddet kokan resmi. Özgürce/uygarca bilişememek, konuşamamak, sevişememek, eleştirememek ve yönetişememek yüzünden, sürekli engellenmeler sonucu denetlenemeyen, durumsal patlamalarının açık bir anlatımı.
Federasyonun kendi açısından bu konuya nihayet el atması güzel ve önemli tabii. Başka kuruluşlar da kampanya alanını genişletmeli. Ancak izlenen yolun, kaynakların en etkili biçimde kullanımı olduğunu düşünmem mümkün değil. Çünkü zaten, her durumda otoriteye koşulsuz itaati varsayan, geleneksel didaktik nasihat, en temel pedagojik yanlışımız.
En otoriteryen/propogandacı bir toplumda/ailede bile, 'yukarıdan' bilişsel telkinle insan beynini yıkamak olanaklı değil. Lütfen artık bu yöntemi toplumca bırakalım! Onun yerine, değil spor kulüpleri, tüm Türkiye, Denizlispor'un son uygulamasını örnek alabilir söz gelimi. Şiddete karşı bu güzel kampanya fikrini büyük olasılıkla yüksek bütçelerle destekleyen kulüplerin, toplumsal sorumluluk ve kendi endüstrilerine de yatırım adına yapabilecekleri 'en kısa vadeli' (çünkü 'yapıcı etkisi' vadesiz!) başka temel şeyler var. Bunların başında da genç nüfus başta olmak üzere tüm toplumu pasif izleyicilikten çıkarıp, aktif spora, sanata, sosyal yaşama teşvik edecek olanakları ülkenin her köşesine yaymaları gelir.
Kültür ve düşünceye destek
Her cinsiyetten ve yaştan insanımızı sosyal ilişkisel eyleme ve sağlıklı yaşam programlarına çekmeli. Sponsorları, şirketler, bankalar toplumdaki sanat, kültür, düşünce faaliyetlerine son yıllarda vermeye başladıkları desteklerini mutlaka daha ciddiye almalı ve çoğaltmalı. Bunların hem atölyeler şeklinde, yani gösterim dışındaki katılımcı faaliyetleri destekleyecek, hem de her yaş ve gelir seviyesine açık olacak şekilde çeşitlendirilmesine, ülkeye yayılmasına önem verilmeli. Medya, reyting/reklam mantığını sürdürse de toplumunun ve insanının gerisinde kalmış kalitesini mutlaka yükseltmeli.
Özellikle sosyal hizmetler alanlarına destek veren STK'lar, içine kapanmış ve güdükleşmiş aydınları yanlarına çekerek, birbirlerini daha geçerli ve gerekli olana doğru yeniden-tanımlamalı. Okul/iş dışındaki saatler ve gruplar için, her iki cinsiyetten yaratıcı insan kaynaklarının, toplumsal üretimlere dönüştürüleceği toplumsal projeler ve uygar eğlence ortamları çoğaltılmalı. Buralarda kaydedilen her gelişmenin, yenilerini çok daha kolay ve çabuk getireceğinden hiç kuşku duymamalı.
Prof. Dr. Aydan Gülerce: Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi