Batı ile ilk çerçeve belgesi

İster yensin, ister yenilsin Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk asırlarında Avrupa'nın tek sıfatı vardı: 'Küffar!' Ve her zaman harb edilmese de 'düşman'dı kaffesi! Bu düşünce Kırım Harbi'yle önemli oranda değişti.
Haber: AVNİ ÖZGÜREL / Arşivi

İster yensin, ister yenilsin Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk asırlarında Avrupa'nın tek sıfatı vardı: 'Küffar!' Ve her zaman harb edilmese de 'düşman'dı kaffesi! Bu düşünce Kırım Harbi'yle önemli oranda değişti. Osmanlı'nın Batı'yla ittifak halinde hareket ettiği, topraklarına Batı ordularını kabul edip karargâh oluşturmalarına izin verdiği ilk olaydı bu.
Kırım Harbi sadece devletler arasındaki ilişkide yumuşamayı getirmedi. İstanbul'a gelen yabancı askerlerin halkla münasebeti de toplumlar arasında buzların kırılmasını sağladı. Savaş günleri Osmanlı İmparatorluğu'nun başkentinde esnaf ve tüccarın 'altın çağı'ydı. Pek çok ticaret erbabı o dönemde kazandığıyla yalı/han/köşk sahibi oldu. Sair halk da oluk gibi akan paradan az-çok nasibini alıyordu.
Savaşın bitiminde Türkiye Batı'nın müttefiki olarak Paris'te yapılan barış müzakerelerine eşit statüde katıldı. Osmanlı heyetinin başında Tanzimat'ın önemli isimlerinden Sadrazam Ali Paşa vardı. Yardımcılığını da Paris Büyükelçisi ve Mustafa Reşit Paşa'nın oğlu Cemil Bey yapıyordu.
Osmanlı'nın üç devresi
Üstünlük: Devletler hukuku bakımından Osmanlı İmparatorluğu'nun konumunu İsmail Hami Danişmend üç devreye ayırır. Bu dönemlerin birincisi, Osmanlı padişahının 'padişahlar padişahı' sayıldığı Türk üstünlüğü devridir. Avrupalı hükümdarların Osmanlı'nın sadrazamı seviyesinde görüldüğü, anlaşmalarda sadece İstanbul'da muhafaza edilen Türkçe metinlerin esas alındığı dönemdir.
Eşitlik: 1606'da imzalanan Zitvatorok anlaşmasıyla son bulan bu devri 'eşitlik' dönemi izledi. Zitvatorok'un protokol açısından denklik içermesi dahi olağanüstü değişiklikti İstanbul açısından.
Zayıflık: 'Eşitlik' dönemi de 1699 yılında Karlofça Anlaşması'yla son buldu. Denge Türkiye aleyhine bozulmuştu.
Nitekim bundan dolayı Avrupa'nın siyaseten şekillendiği 1815 Viyana Kongresi'ne Osmanlı Devleti çağrılmadı.
1856 Paris Konferansı ve anlaşması Babıâli'yi yeniden eşit statüye getirdi.
Nitekim söz konusu anlaşmanın 7. maddesinde Osmanlı Devleti'nin, 'Avrupa hukuk-ı umumiyesinden istifade hakkı tasdik edilerek devletler manzumesine kabul edilmiş' olduğu ilan edilmekte'ydi.
Toprak bütünlüğü
Ayrıca anlaşmayı imzalayan Fransa, İngiltere, Sardunya, Avusturya, Prusya ve Rusya bu belgeyle, "Osmanlı istiklaliyle (bağımsızlığıyla) tamamiyet-i mülkiyesine (toprak bütünlüğüne) riayet edeceklerini yegân yegân (ayrı ayrı) taahhüd ettikten başka bu taahhüdün tamamiyle tatbikini müştereken kefalet altına almakta ve bu esasların ihlaline ma'tuf (yönelik) herhangi bir teşebbüsü bir menfaat-i umumiyye (genel çıkar) meselesi telakki edeceklerini beyan ve taahhüd..." etmişlerdi.
Bu anlaşmayla Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğü garanti altına alınıyordu alınmasına ama imparatorluğun ayakta durmasına Avrupa devletlerinin 'kefil' olmaları şartsız değildi. Ülkede bir dizi 'reform yapılması' şartına bağlıydı.
Islahat Fermanı
Batı'nın bu tavrını bilen Sadrazam Ali Paşa 25 Şubat 1856'da Paris'te masaya oturmadan bir hafta önce padişaha tasdik ettirip ilan ettiği 'Islahat Fermanı'nı cebinde taşıyordu. Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nu genişleten bu düzenleme metninde, her ne kadar reformların yapılmasını Avrupa'nın ısrarla istediği herkes tarafından bilinse de özellikle padişahın bunu 'kendiliğinden yaptığı' ifade ediliyordu.
Paşa'nın cebindeki Islahat Fermanı işkence yasağı, maaşların düzenli ödenmesi, hapishanelerin ıslahı gibi hususlar dışında, esas olarak gayrimüslimlere yeni haklar getiriyordu. Devlet memuriyetine girişte din ayrımcılığının son bulacağı, gayrimüslimler arasındaki miras davalarının patrikanelerce çözümleneceği, bütün cemaatlerin Meclis-i Vala'da ikişer üyeyle temsil edilmesi gibi hususlardı getirilen.
Türkiye'deki Hıristiyanların 'ikinci sınıf' vatandaş muamelesi gördüğü zannındaki Avrupalıları bir hayli mutlu etmiş görünen Islahat Fermanı, 'eşitlik' getirmesi bakımından ayrıcalıklarını kaybeden gayrimüslim Osmanlı tebasınca hoş karşılanmadı. Islahat, o zamana kadar askeri okullara alınmayan Hıristiyanlara dilediklerinde bu okullarda eğitim görme imkânı veriyordu ama örneğin bu kişilere askerlik yükümlülüğü de getiriyordu.

Çerçeve
Yahudi asıllı bir Müslüman
Yahudi olarak doğan, sonra İslamiyeti seçen Leonard Weis'in (İslam dünyasındaki ismi Muhammed Asad) hayli ilginç bir hayat hikâyesi var...
Weiss 1900 senesinde Galiçya'da o zamanlar Avusturya'ya ait olan Lvov şehrinde doğdu,Viyana'da büyüdü. Baba tarafından bir haham sülalesi, anne tarafından bir banker ailesindendi. Sıkı Musevi eğitimiyle yetişen Weis, gençliğinden itibaren kendini laik düşüncelere bağlı bir kişi olarak görmeye başladı. Viyana'da sanat tarihi tahsili ve Berlin'de bir süre gazetecilik yaptıktan sonra 22 yaşında biri psikiyatr (Freud'un talebelerindendi) diğeri göz doktoru ve önde gelen Siyonist lider olan iki dayısının yanında kalmak üzere İsrail'e gitti. İsrail'de, daha sonra Hagana tarafından vatan hainliği suçlamasına muhatap olup suikasta kurban gidecek olan Jacob de Haan'ın etkisi altına girdi ve radikal bir 'anti-Siyonist' oldu.
Bu dönemde bir Alman gazetesinin ortadoğu muhabirliğini yaptı ve anti-siyonist makalelerini yayımladı. Bağlı olduğu gazete adına iki yıl ortadoğuyu ve Orta Asya'yı dolaşan Weiss gözlemlerini kitaplaştırmak için gittiği Berlin'de Alman bir kadınla evlendi.
Suudilerle yakınlık
Almanya'daki çalışmaları onda eski İbranilerin asıl torunlarının bugünün Bedevileri olduğu kanısını uyandırdı. Ona göre Avrupalılar aşırı materyalist ve bu nedenle de mutsuzdu. 1926'da Müslüman olduğunu açıkladı, ertesi yıl eşiyle Mekke'ye taşındı. Suudi Arabistan'da kaldığı altı yıl süresince Kral İbn Suud'un en fazla güvendiği danışmanlarından biri olan Weiss, saraydaki pozisyonu dolayısıyla herkesin uılaşmak istediği isimdi. Eşinin vefatı üzerine birkaç kere evlenip boşandı; bu evliliklerinden Tallal adında bir oğlu oldu. Fakat 32 yaşına geldiğinde 'bağnaz' bulduğu Suudi rejiminiyle arası açılınca, Pakistan'ın Lahor kentine taşındı.
Ailesi soykırım kurbanı
Burada Muhammed İkbal'le yakın dostluk kurdu ve zenginliği dillere destan olan Haydarabad Nizami'nin himayesine girdi. O dönem İslam'da reformu savunan iddialı bir kitap yazdı. 1939'da Viyana'daki ailesiyle bozulmuş ilişkilerini düzeltti ve onları Nazi soykırımından kurtarmak amacıyla Avrupa'ya gitti. Alman vatandaşı olduğu için İngilizler onu tutukladı. Altı yıl esir kamplarında kaldı, üstelik amacına da ulaşamadı, ailesini soykırımda kaybetti.
Savaştan birkaç yıl sonra Weiss, davet edildiği Pakistan'a gitti ve laik-demokrat bir İslam devleti kurmayı savundu. 1947'de bağımsız Pakistan'ın anayasasını yazmakla görevlendirildi. Hazırladığı metni İslamcılar rafa kaldırdı. 1948'de Pakistan Dışişleri Bakanlığı ortadoğu Dairesi Müsteşarlığı'na getirildi. 1952'de de Pakistan'ın BM elçisi olarak New York'a gitti. Orada ABD'ye ve İsrail'e göç etmiş akrabalarını bulup yakınlık kurdu. Sonra, Arap asıllı eşinden boşanıp, Müslüman bir Polonyalı kadınla, sayısı bilinmeyen evliliklerinden birini yaptı.
Kuran çevirisi
Gerek evliliği öncesi çıkan dedikodular gerekse İslam'da reformcu görüşleri yüzünden arasının açıldığı Pakistan Dışişleri ile ipleri koparttı. BM'deki görevinden istifa etti. Hayat hikâyesini içeren 'Mekke Yolunda' yı yazmaya başladı. 1954'te çıkan kitaptan kazandığı parayla 1960'da ev aldığı Cenevre'ye taşındı ve 'En büyük eserim olacak' dediği Kuran'ın İngilizceye tercümesi üzerinde çalışmaya koyuldu.
Bu proje için, çocuk yaşındayken tanıdığı Kral Faysal'ın mali himayesini sağladı. Bu sayede 1964'te Tangier'de lüks bir villaya çekildi. Ku'an ilk kez Weiss gibi Hicaz-Bedevi lehçesine hâkim birisi tarafından yabancı bir dile çevriliyordu. Weiss'in hazırladığı İngilizce meal 1980'de 'Kuran'ın Mesajı' adıyla çıktı. Weiss, reformist yorumları dolayısıyla sert eleştiriler aldı. Vahabi ulema onu İslam'a 'İsrailiyyat' yani Yahudilik'ten gelen muzır fikirler sokmakla itham etti. Kitap yasaklandı. Onu, eski dostu ve Yemenli Yahudi bir aileden evlatlık alındığı söylentileri çıkan Suudi Petrol Bakanı Zeki Yamani'den başka kimse desteklemedi.
Sürekli olarak kendisine, "İnançlarını benimsediğim bu insanların bana karşı tavrının sebebi ne" diye soruyordu. 1982'de Tangier'den ayrılıp, İspanya'ya Costa del Sol'e taşındı. 1992 yılında 91 yaşında Polonyalı eşinin kollarında ölen Weiss'in cenazesi, Granada'da küçük bir Müslüman mezarlığına defnedildi.

Çerçeve
Diyarbakır ezan kültürü
Birkaç hafta üst üste Diyarbakır, Gökalp ve Kürtler üzerine yazdım ama beldenin etnik tablonun ötesinde Türk/İslam kültür halesi içindeki yerini yeterince vurgulamadım ki tepkiler geldi. O nedenle ve ramazan vesilesiyle kimi anılardan yola çıkarak Diyarbakır'ın 'ezan kültürü' üzerine bazı notları aktarmak istiyorum.
Eski 'Diyarbekir'de minareye çıkıp ezan okumak her babayiğidin harcı olmayan iddialı bir işti. Minareye çıkmak için sadece dini konularda iyi bilgilenmişlik yetmez kişide hem teorik musiki bilgisinin sağlam olması hem de Allah vergisi bir ses güzelliğinin bulunması gerekmekteydi.
Kente has minare makamları
Kentin bu vasfını maruf bir Diyarbakırlıdan, ünlü mevlidhan ve gazelhanlardan Mustafa Baybur'dan nakletmek istiyorum:
"Hiçbir ilde Diyarbakır'ın 'minare uşşağı' gibi bir makam yoktur. Mesela minarede ezana 'saba' makamı ile başlar, 'hüseyni' ile bitirirdik. Yarabbi bize hayırlı bir kapı aç diye 'saba' ile başlardık. Sonra 'sultani nevruzu'na veya 'uşşak'a geçerdik. Uşşak makamı her minarede istisnasız 20 dakika hatta saat 'minare uşşağı' olarak okunurdu... Beş sene musiki eğitimi aldık. Tahir Müjde, Recep Kaymak ve ben, Karacadağ Kulübü'nün orda musiki cemiyetine devam ettik. Öyle bir hale gelmiştik ki, Hafız Mustafa'nın eşi benimle hocamız olan kocasının sesini ayırt edemezdi. Kadıncağız hocanın vefatından sonra ben çıkıp okuduğumda bayılmış! Minarede geceleri okuyordum. Samo adında Hıristiyan bir kuyumcu, Anton Usta diye bir terzi, Aziz Usta diye bir başka terzi vardı. Sabahları karşılaştığımızda, 'Kirve Allah senden razı olsun dün gece bizi ihya ettin' derlerdi. O zaman hoparlör falan yoktu, bu yüzden surlara doğru okurduk. Sesimiz Urfa Kapı'daki sura çarıp aksetsin diye. Hıristiyanlar da beni dinlermiş meğer."
Şeyhmuz Diken'in kitabı...
Şehmuz Diken'in 'Diyarbekir Diyarım, Yitirmişem Yanarım' isimli kitabında Mustafa Baybur'u dinlemeyi sürdürüyoruz:
"Eski Diyarbakırlılar lakaplarıyla anılırdı. Mesela Hacı Arif 'Saco' diye anası Sacide hanımın ismiyle anılırdı. Bir Kezale Amcamız vardı, o da annesinin adına nisbet 'Emine' diye bilinirdi. Her şeyin zerafet çerçevesinde yapıldığı bir dönemdi. Hacı Cemil Şallı anlatmıştı: Emine Kezale ona rastladığında, 'Oğlum bir işin var mı yok mu, durumun nasıl' diye sorduğunda Cemil, 'Amca iş yok boştayım' cevabını vermiş. Emine Kezale de 'Madem sigara içiyorsun niye gelip evden tütün götürmüyorsun. Gerger'den tütün geldi, tabakanı ver, anan sana tütün versin..' diyerek tabakasını istemiş. Şallı dedi ki: O tütünden birkaç sigara sardıktan sonra tabakanın altında bir sertlik olduğunu ses geldiğini duydum. Açınca gördüm ki tabakanın altına birkaç altın yerleştirilmiş..."
Eski İstanbul için de benzer şeyler anlatmak mümkün elbette. Şimdiye gelince durumu biliyorsunuz. Güzel sesten vazgeçeli çok oldu.
Ezan için minareye çıkan -hatta çoğu zaman çıkmayan- müezzinlerin hiç değilse mikrofonu açmadan genizlerini temizlemelerini, hoparlörden öksürük sesi dinlemekten bıktığımızı isteyecek kadar azalttık taleplerimizi...