Batı'ya kızgınlık büyüyor

Türkiye, Rusya ile bir balayı yaşıyor. Ticaret hacmi ve enerji anlaşmaları açısından büyük önem kazanan bu ilişkiyi, Türkiye'nin Batı ile pek de iyi gitmeyen stratejik ilişkilerinden bağımsız değerlendirmek hata olur.
Haber: ÖMER TAŞPINAR / Arşivi

WASHINGTON - Türkiye, Rusya ile bir balayı yaşıyor. Ticaret hacmi ve enerji anlaşmaları açısından büyük önem kazanan bu ilişkiyi, Türkiye'nin Batı ile pek de iyi gitmeyen stratejik ilişkilerinden bağımsız değerlendirmek hata olur. Bu nedenle Rusya ile ilişkilerin siyasi arka planına bakmadan önce izninizle Batı cephesinde neler oluyor bir göz atalım.
Son iki hafta içinde ortaya çıkan tablo büyük riskleri beraberinde taşıyor. ABD ve AB ile bildiğimiz sorunlar devam ederken, PKK terörü ve Kuzey Irak'a operasyon tartışması nedeniyle sinirler iyice gerildi. Türkiye'nin öfkesi PKK'ya olduğu kadar Batı'ya yönelik. Bu nedenle son derece tehlikeli bir süreç içindeyiz. Önümüzdeki dönemde PKK'nın şehirleri ve turizmi hedeflemesi gayet bilinçli bir taktik olacaktır. Örgütün amacı gayet açık: Türkiye'yi kışkırtıp Kuzey Irak'a çekmek.
Bu senaryo gerçekleştiği takdirde, Kuzey Irak'a izinsiz giren bir Türkiye'nin hem Avrupa Birliği hem de Washington ile ilişkileri kırılma noktasına gelecektir. Avrupa Birliği ülkeleri üyelik müzakerelerini rafa kaldırmak için aradıkları fırsatı bulacak, Washington ise Türkiye'yi stratejik ortak değil, 'stratejik sorun' olarak görmeye başlayacaktır. Dış basın Türkiye'yi saldırgan ve militarist taraf ilan ederken, PKK çok arzu ettiği 'özgürlük savaşcısı' kimliğine bürünecektir.
Peki böyle bir Kuzey Irak senaryosu ne kadar gerçekçi? Bugünkü koşullarda pek değil. Fakat her PKK terör eylemi Amerikan karşıtı öfkeyi biraz daha kamçılıyor ve her patlayan bomba Kuzey Irak'a müdahele talebini biraz daha artırıyor. Bu toplumsal psikolojiyi anlamak için son yapılan çarpıcı bir kamuoyu araştırmasına bakmak yeterli. Arı Grubu'nun yaptırdığı ankete göre Türkiye'de yüzde 65' lik bir çoğunluk, 'Batılı devletlerin Türkiye'yi parçalamak istediğine' inanıyor. Halkının yüzde 70.5'lik bir çoğunluğu ise Batı'nın PKK'nın güçlenmesine yardım ettiğini düşünüyor. Belki en çarpıcı gösterge ise ABD ve Türkiye arasında 'hızla bir savaşa doğru' gidildiğine inananların yüzde 35'i oluşturması.
Öfke sadece Amerika'ya karşı değil. Toplumun yüzde 55'i AB'nin Türkiye'den talep ettiği reformların, 'Sevr Anlaşmasında istenenlere benzediğini' düşünüyor. NATO üyesi olan ve yakında AB'ye üyelik görüşmelerine başlayacak bir ülkede elde edilen bu veriler, Türk halkının aslında Batı'ya karşı çok derin bir güvensizlik içinde olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu ortamda seçim olsa, milliyetçi bir siyasi hareket oy oranını rahatlıkla katlayabilecek durumda.
AKP'nin ikilemi
Bu tablo aynı zamanda AKP'nin ikilemini açıkça ortaya koyuyor. Nedeni basit. AKP toplumsal tabanı çok güçlü bir siyasi parti olmasına rağmen 'Batılı' çizgiden fazlaca uzaklaşma lüksüne sahip değil. Erdoğan hükümeti, Avrupa Birliği ve ABD'ye karşı popülizmin çok oy getireceği bir ortamda diğer partilere oranla çok daha dikkatli olmak zorunda. Zira AKP'nin 'siyasi meşruiyeti' Türkiye'nin AB ufkunu korumasına bağlı. Yani Kopenhag Kriterleri'ni 'Ankara kriterleri' ile değiştirmek maalesef mümkün değil.
Neden? AKP iki nedenle Batılı çizgiden uzaklaşma lüksüne sahip değil. İlki Türkiye'nin liberal olmayan siyasi rejimi ve 'laiklik' anlayışı. Erdoğan hükümeti, ancak ve ancak AB sayesinde bu kemikleşmiş siyasi yapıya karşı düşük yoğunlukta bir demokratik direnç gösteriyor. Örneğin başörtüsü ve imam-hatipler gibi konularda AKP haklı olmasına rağmen kutuplaşma yaratmak istemiyor. Bütün toplumsal gücüne rağmen Erdoğan hükümeti rejimle doku uyuşmazlığı yaşamamak için demokrasi mücadelesini AB üzerinden vermek zorunda. Yani iç dinamikler AKP'nin dış politikadaki manevra alanını daraltıyor. Durum böyle olunca AKP'nin milliyetçi, Batı karşıtı ve popülist bir dış politika izleme şansı azalıyor veya sadece söylem seviyesinde kalıyor. AB'den uzaklaşan bir AKP hem kendine hem de demokrasiye zarar getireceğinin farkında görünüyor. Umarız AKP bu tip bir gelişmenin aynı zamanda Türkiye'yi ikinci bir 28 Şubat sendromu ile karşı karşıya bırakacağının da bilincindedir.
AKP'nin Batılı çizgide kalmasını gerektiren ikinci neden ise partinin Erbakan sonrası toplumsal uzlaşma ve geniş sosyal taban yaratma ihtiyacıyla ilgili. AKP'nin sadece muhafazakâr ve dindar kesimi değil, toplum genelini kucaklama potansiyeli ancak AB vizyonu ile mümkün. Zira, AB Türkiye için bir iş, aş, ve kimlik simgesi. AB sayesinde AKP böylece hem toplumsal tabanını katlamış, hem de rejimin gözünde meşruiyet kazanmış oluyordu.
Ancak şimdi durum değişmeye başlıyor. Bahsettiğimiz dengeler sarsılıyor. Temel siyasi dengeyi sağlayan konuda, yani Türkiye'nin AB hedefinin ulaşılabilir sınırlar içinde olmasi ve halkın bu projeye destek vermesi konusunda sorun yaşıyoruz. Yazının başında vurguladığımız Batı'ya karşı tepki bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Toplum haklı olarak hızla hem AB'den hem de ABD'den soğuma sürecine girmiş durumda. Kıbrıs'ta devam eden haksızlık, Ermeni meselesi üzerinde baskılar, Fransa ve Hollanda referandumu, yakında iktıdara gelecek Alman Hıristiyan Demokratların Türkiye'yi dışlamak istemesi ve şimdi tekrar hortlayan PKK terörizmi, toplumdaki AB heyecanını kırmış durumda. ABD ise neredeyse bir numaralı düşman olarak ilan edilecek. Bu durum ortaya AKP açısından çok zor bir tablo çıkarıyor. AKP'nin siyasi meşruiyeti Batılı bir dış politika gerektiriyor ama halk hızla Batı'dan soğuyor. AKP'nin siyasi meşruiyeti ile toplumsal taban çakışıyor.
Moskova'dan imdat
İşte bu ortamda AKP zoru başardı. Kendine hem rejim tarafından takdir edilen, hem de toplumca destek gören bir ortak olarak Rusya'yı buldu. Rusya ile Türkiye arasında ilginç benzerlikler var. Her iki ülke de Batı tarafından reddedilmişlik üzerine kurulu, karmaşık ve derin bir kimlik sorunu yaşıyor. Rusya, Putin sayesinde Çarlık dönemine benzer bir otoriter siyasi yapı ve dış politika ufkuna dönmüş durumda. Türkiye ise Osmanlıvari bir stratejik derinlik ve etki alanı yaratma peşinde. Rusya ile imparatorluk geleneklerimiz ve kimlik sorunlarımız tarihi rekabete rağmen uyuşuyor.
Benzerlikler bununla bitmiyor. Bizim PKK'ya bakışımız ile Rusların Çeçen sorununa yaklaşımı hemen hemen aynı. Sorun etnik değil sadece ve sadece terörizm çerçevesinde değerlendiriliyor. Batı basını etnik ve siyasi haklardan bahsedince her iki ülke de öfkeden köpürüyor. Eskiden Rusya PKK'ya, bizde Çeçenlere sempati duyarken şimdi artık aynı gemide olduğumuzu anladık. Türkiye Çeçen hareketine, Moskova'da PKK'ya karşı mesafeli duruyor. Artık terörizm konusunda (özellikle Beslan faciası sonrası) iki ülke istihbarat birimleri arasında ciddi bir işbirliği söz konusu.
Aynı zamanda Türkiye ve Rusya'nın anti-Amerikan refleksleri de örtüşüyor. Washington'ın demokrasi ve özgürlük söylemi, Irak, İran, Suriye politikası, Büyük Ortadoğu projesi ve Karadeniz Bölgesi'ne yaklaşımı gerek Rusya gerek Türkiye'de benzer bir alerji yaratıyor. Örneğin geçtiğimiz ay Washington, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'na (KEİT) gözlemci üye olmak için başvurduğunda Rusya veto etti ve Türkiye çekimser kaldı.
Moskova ile Ankara'nın Ukrayna ve Gürcistan devrimlerine bakış açısı da ilginç benzerlikler taşıyor. Her iki ülke de bunlara halk hareketleri değil, Amerikan'ın ve Soros'un tezgâhı deyip burun büküyor. Moskova NATO'nun Ukrayna ve Gürcistan'a genişlemesinden çekiniyor. Ankara ise AB'nin Kiev ve Tiflis'e yönelik benzer bir Hıristiyanlık dayanışması göstermesinden çekiniyor. Bütün bunların üzerine, yani Rusya ve Türkiye'nin aynı stratejik frekansta düşünüyor olmasının üzerine, bir de iki ülke arasındaki 15 milyarlik ticaret hacmini, yeni imzalan enerji anlaşmalarını ve her yıl katlanan turizm potansiyelini ekleyin.
Yanlış anlaşılmasın. Türkiye'nin çok boyutlu bir dış politika izlemesi en doğal hakkı. Hatta stratejik bir gereksinim. AB ve ABD'nin Türkiye-Rusya yakınlaşmasına giden yolda ciddi hataları olduğu da aşikâr. Öte yandan Türkiye stratejik ortak arayışında demokratik ülkelere öncelik vermeli. Evet, Erdoğan hükümeti bugün AB ve ABD'ye kızmakta haklı olabilir. Ancak AKP'nin görmek istediği demokratik ve kalkınmış Türkiye'nin yolu kuzeydeki otoriter güçten değil Batı'daki liberalizmden geçmektedir.

Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü