Berlin-Bağdat demiryolu savaşı

Almanlar, "Osmanlı, Hindistanımız olsun" diyordu. İngiliz-Alman rekabeti kavgaya dönüştü. Almanların inşa ettiği Bağdat Demiryolu, Osmanlı hanedanı içinde ihtilaflara yol açtı.
Haber: AVNİ ÖZGÜREL / Arşivi

Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Osmanlı'nın son yüzyılı gerilim filmlerine taş çıkartır şekilde geçti. Şurası açık ki, imparatorluk çözülmüş, dağılma sürecine girmişti, ayakta kalmasını sağlayan, büyük güçler arasındaki paylaşım çekişmesiydi...
1854 yılında Kırım Savaşı'yla borçlanma süreci başlayan imparatorluk bu konuda öylesine bilgisizdi ki Babıali'nin eline 'kredi işlemine aracılık hizmeti bedeli' dolayısıyla borçlandığı paranın ancak yarısı geçiyordu. Sürecin devamında alınan her yeni kredide paranın bir bölümü eski borçların ödenmesi ve faizler için kesilmeye, dolayısıyla Osmanlı Devleti'nin eline neredeyse hiç para gelmemeye başladı.
Berlin Kongresi
Bu koşullar kaçınılmaz olarak Hazine'nin iflasını getirdi. 1878'de Berlin Kongresi'nde Osmanlı maliyesinin uluslararası bir komisyona devri kararlaştırıldı.


Büyütmek için tıklayınız

Dört yıl sonra da Osmanlı borçlarını temizlemek üzere Duyunu Umumiye kuruldu. Düyun-u Umumiye'nin vergi, aşar, gümrük resmi vb gibi devletin çeşitli gelirlerine el koyması sayesinde, yabancı devletlerin alacaklarını toplayamama sorunu ortadan kalktı.
Bu şartlarda Anadolu'yu baştan başa geçecek bir demiryolu projesi cazip hale geldi. Netameli bölgelere hızla asker sevketme olanağını verecek olması dolayısıyla Abdülhamit'in sıcak baktığı Bağdat Demiryolu'nu Hazine'nin finanse etmesi imkânsızdı. Yatırımın yabancı sermayeyle gerçekleştirilmesi kaçınılmazdı. İngilizler 1830'dan beri bu işi üstlenmeye hevesliydiler ama demiryolu imtiyazının onlara verilmesi petrol havzası olan Irak'ı da içeren doğu bölgelerinin Hindistan'a kadar tümüyle İngiltere'nin denetimine bırakılması demekti. Lübnan'daki karışık du- rum nedeniyle Fransa'nın da imtiyazı ele geçirmesi sakıncalı görülüyordu. Buna karşılık Almanya'nın bankalar aracılığıyla büyük şirketlerin sermaye ihracına dayalı yayılma stratejisi daha az tehlikeli görünüyordu Abdülhamit'e. Oysa 1890'lı yıllarda 'Alldeutsche Verband' (Pan-Cermen Birliği) gibi şöven derneklerce dile getirilen ve Mezopotamya'da Alman kolonileri kurmayı düşleyen 'Drang nach Osten' (Doğuya İtilim) planını ve 'Lebensraum' (Yaşam alanı) tezini benimsemişti Alman devleti. Ama bu kaygılar değil, Almanların demiryolu yapımında sergiledikleri göz kamaştırıcı başarı etkiledi Abdülhamit'i ve padişah 'İşi Almanlarla yapalım' kararını verdi.
Bu kararda başka faktörler de rol oynadı tabii. Osmanlı Ordusu'nun danışman kadrosunda Alman subayların ağırlığı vardı; ayrıca İstanbul'un gözünde İngiltere ve Fransa'nın sömürgeci karakterleri büyük ölçüde teşhis edilmişti. Almanya'nın Ermeni, Makedonya, Yunan isyanlarının bastırılmasında Babıali'ye yardım etmesine karşılık İngiltere Karadağ'ın bağımsızlığı, Kıbrıs'ın Yunanistan'a verilmesi yönünde sergilediği tutumla Abdülhamit'in öfkesini çekmişti. Bütün bu açılardan bakıldığında da Almanya 'lekesiz' görünüyordu.
Celadettin Paşa
İngiltere bu noktada siyasi bir müdahale gerektiğini görüp doğrudan Abdülhamit nezdinde harekete geçmeye karar verdi. Ve saray kimi tavassutu ücreti mukabilinde üstlenen, kimi İngiltere'nin gönüllü savunucusu elemanlarca adeta dört bir yandan kuşatıldı.
'Yıldız Sarayı'nı etkilemeye çalışanlardan biri 'aileden' Mahmud Celadeddin Paşa'ydı. Abdülmecid'in kızı Seniha Sultan'la Bahriye Nazırı Halil Rıfat Paşa'nın torunuydu Mahmud Celadeddin Paşa. Abdülmecid'in vefatında 8 yaşında olan Seniha Sultan 5. Murad'ın himayesine verilmiş, Abdülaziz'in saltanat döneminde de Mahmud Celadeddin Paşa'yla evlendirilmişti. Bu sayede 24 yaşında 'paşa' ünvanını almış ve Adalet Bakanı yapılmıştı. Önceleri 2. Abdülhamid'in aile içinde en çok sevdiği insanlardan biriyken padişahı tahttan indirip 5. Murad'ı yeniden tahta çıkarmayı hedefleyen bir darbe hazırlığına karıştığı iddiası yüzünden kabine dışında kalmıştı. Söz konusu ihtilal hazırlığı için yapılan toplantıya katılan Celadeddin Paşa değil kahyası Bekir Efendi'ydi. Ama Abdülhamid bir kahyanın 'efendisi'nin onayı olmaksızın böylesi bir toplantıya hem katılmayacağı hem de alınmayacağı düşüncesiyle onun da soruşturma kapsamına alınmasını istemişti. Padişah, suçlu olduğuna dair kesin delil bulunamayan Celaleddin Paşa'ya soruşturma tamamlandıktan sonra yeniden kabinede görev vermek istemiş ama bu defa da Celadeddin Paşa 'kırgınlığı' dolayısıyla teklifi reddedip köşesine çekilmişti.
Bağdat Demiryolu projesinin ihalesi gündeme geldiğinde Mahmud Celadeddin Paşa çeşitli ülke meseleleri konusunda ara ara padişaha mektuplar yazmanın dışında konağında oğulları Sabahaddin (Prens Sabahaddin) ve Lütfullah'ın eğitimleriyle meşguldü.
Gerçekte Abdülhamid bakanlık teklifini geri çevirmesi yüzünden Celadeddin Paşa'ya öfkeliydi. Ondan gelen mektupları okumaya bile gerek görmüyor, hatta mabeyincisiyle, "Söyleyin, bu akıl hocası üslubunu bırakıp evinde istirahat etsin" diye haber yolluyordu. Ama onun sarayla arasının bu denli açık olduğunu bilen yoktu. Bundan dolayı eşi üzerinden de olsa Osmanoğulları ailesinden sayılan, çevresine padişahın en fazla itibar ettiği danışmanlarından biri olduğu izlenimini veren Celadeddin Paşa, İngilizlere gözüne 'Yıldız'a ulaşmada en doğru kanal' olarak göründü.
Prens Sabahaddin ve Lütfullah'ın piyano öğretmenleri aracılığıyla 'ağzı yoklanan' paşanın demiryolu için kurulacak şirkette 'örtülü pay karşılığı' saray nezdinde girişimde bulunabileceği öğrenilince bu defa doğrudan Londralı işadamları devreye girdi. Onlarla pazarlıkta mutabık kalan Paşa, padişahtan randevu isteyip yüz yüze görüşmek yerine Abdülhamit'e mektup yazdı. Uluslararası siyasi ortamın tahlilini yapan Paşa, özetle demiryolu işinin İngiliz şirketine verilmesiyle Londra'nın siyasi himayesinin sağlanacağını savunuyordu.
Celadeddin Paşa Yıldız'dan randevu bekliyordu açıkçası. Ama Abdülhamit duymamazlığa geldi. İngilizlerin sıkıştırması üzerine Paşa Abdülhamit'e ikinci bir mektup yazdı. Birkaç gün sonra mabeyn kanalından sözlü bir cevap geldi. Padişah: "Ticari bir meseleye siyasi kılıf bulmayı bırakıp evinde otursun ve benim işlerime karışmayı terk etsin" diyordu. Celadeddin Paşa bunun üzerine ülkede kendisi için bir gelecek görmediği için muhalefet saflarına geçme kararı verdi. Karısını İstanbul'da bırakıp yanına oğullarını alarak ülkeden kaçtı.
İnşaat başlıyor: 1898
Bütün bu hengâmenin ardından 1898'de inşaatı başlayan Bağdat Demiryolu'nun işletme imtiyazı sözleşmesi 1902 yılında hattın açılışıyla yürürlüğe girdi. Almanya bundan önce Haydarpaşa Liman inşaat ve işletmesini de üstlenmiş, Bağdat Vilayeti çevresinde demiryolu inşa işini almıştı. Petrol bölgesindeki yarışın ilk raundunu kaybeden İngiltere için Arap aşiretlerini İstanbul'a karşı kışkırtmaktan başka çare kalmıyordu.
Nitekim Lord Gurzon hattın Kuveyt'e uzanmasını engelledi. Alman subaylar Kuveyt'te güzergâh tespiti için gittiklerinde bölge halen Osmanlı toprağı olmasına rağmen Araplar İngiltere'yle yaptıkları anlaşmayı gerekçe göstererek mühendislik çalışmasına izin vermediler.

Çerçeve
Gökalp ve Kürtler
Geçtiğimiz hafta kaleme aldığım 'Kürt Meselesi' konulu yazının Ziya Gökalp'le alakalı bölümünün hayli ilgi çektiğini gelen mail ve telefonlardan anladım.
Kimi okurlar raporun tam metnine nasıl ulaşılacağını, kimi okurlar da Ziya Gökalp'ten naklettiğim "O zamana kadar kendimi hissen Türk sanıyordum" cümlesinden hareketle "O Kürt'tü mü demek istiyorsunuz..." diye soruyordu.
Bu sorulardan ilkinin cevabı şu: Kitap daha piyasaya çıkmadığı için reklam sayılmayacağı için söyleyeyim, Gökalp'in Kürt Raporu'nun tam metne yakın genişlikte bir özetini (Türk Tarih Kurumu'nun elindeki eksik nüshadan daha mufassal halde) Altın Kitaplar Yayınevi için hazırladığım çalışmada ek olarak sunacağım.
Gökalp'in Kürtlüğü meselesine gelince.. Türk milliyetçiliği düşüncesinin bu büyük siması, Diyarbakır'da yayımladığı Küçük Mecmua'nın 25 Aralık 1922 tarihli nüshasında 'Millet Nedir' başlıklı yazısında kendisiyle ilgili olarak şunları söylüyor:
"Milliyetin tayini keyfe tabi bir mesele değil. İlmen halli lazım gelen bir meseledir. Ben gençliğimde tahsil için İstanbul'a geldiğimde bu ilmi tahkikata başlamak mecburiyetinde kaldım. Zira orada eskiden kalmış fena bir itiyada tebean bütün Karadeniz ahalisine Laz, bütün Suriye ve Iraklılara Arap, bütün Rumeli halkına Arnavut dedikleri gibi bizim gibi vilayat-ı şarkiye ahalisinden olanlara Kürt milliyetini izafe ettiklerini gördüm. O zamana kadar kendimi hissen Türk sanıyordum. Fakat bu zannım ilmi bir tahkikata müstenid değildi. Hakikati bulabilmek için bir taraftan Türklüğü, diğer cihetten Kürtlüğü tetkike başladım. Evvelemirde lisandan başladım.
Bu alametler bana Diyarbekirlilerin Türk olduğunu gösterdiği gibi babamın iki dedesinin birkaç batı evvel Çermik'ten yani bir Türk muhitinden geldiklerine nazaran ırken de Türk neslinden olduğumu anladım. Mamafih dedelerimin bir Kürt yahut Arap muhitinden geldiğini anlasaydım yine Türk olduğuma hüküm vermekte tereddüt etmeyecektim. Çünkü milliyetin yalnız terbiyeye isnad ettiğini de içtimai tetkiklerimle anlamıştım.."

Çerçeve
Atatürk'lü yıllar
Bir tarihte İstanbul Reklam Atatürk Ansiklopedisi adıyla rahmetli Ömer Sami Coşar'ın nefis çalışmasını yayımlamaya başlamış, ilk cildi de neşretmişti ama arkası gelmedi. Coşar Milliyet gazetesinin ek olarak verdiği 'Kurtuluş Savaşı Gazetesi' de dahil bu alanda çok değerli eserler vermiş bir kişiydi.
Kısa bir süre önce Boyut Yayınları 'Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Dönemi' adlı üç ciltlik ansiklopedik bir çalışmayı yayımladı ve bu alanda eksikliği giderdi.
Milli mücadele dönemini kişi ve olaylarıyla aktaran böylesi kaynaklara fazlasıyla ihtiyaç var. Abdullah Özkan'ın öncülük ettiği sözünü ettiğim eseri aynı yönde başkaca gayretlerin de izlemesini diliyorum.. İlber Ortaylı'nın 'İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı'nda özetlediği dönem bu bakımdan önemlidir. Zira Atatürk durup dururken veya savaş yenilgisinin değil o çözülme sürecinin ortaya çıkardığı bir lider.