Bilim ve dogmatik düşünce

Yapılması gereken, bilimi 'zina-bina' argümanlarından da, ateizmden de ayrıştırmaktır. Ondan sonra da bilim bizi evrenin ve canlıların kökeni konusuna nereye götürüyorsa, oraya doğru ilerlemektir.
Haber: MUSTAFA AKYOL / Arşivi

Yapılması gereken, bilimi 'zina-bina' argümanlarından da, ateizmden de ayrıştırmaktır. Ondan sonra da bilim bizi evrenin ve canlıların kökeni konusuna nereye götürüyorsa, oraya doğru ilerlemektir.
Radikal yazarı sayın Türker Alkan, 28 Aralık tarihli 'Bilim ve ateizm' başlıklı yazısında, benim daha önceki bir yazımı eleştirdi. Bunu da her zaman olduğu gibi son derece düzeyli ve nazik bir üslupla yaptı. Dolayısıyla her şeyden önce yazısında benim için ifade etmiş olduğu teşekkürün daha da fazlasını kendisine yöneltmek ve asıl onun meziyetlerini ben takdir etmek durumundayım.
Sayın Alkan ile olan tartışmamızın özü, bilimin yöntemi. Kendisi, 'Bilim ateizmi varsaymak zorundadır' diyor. Ben ise bilimin hiçbir felsefeyi varsaymak zorunda olmadığını, tüm dogmalardan özgür olması gerektiğini savunuyorum. Ateizm-teizm (Teizm, Allah'ın evreni yarattığı ve ona egemen olduğu görüşüdür. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam, birer 'teist' dindir) tartışmasına gelince (ki açıkça ikinci taraftayım) diyorum ki, bırakalım bilimi, bizi ne yöne doğru götürüyorsa götürsün.
Tanrı'nın varlığı bilimle ilgili mi?
Bu konu hakkında söylenmesi gerekenlerden önce, sayın Alkan'ın bana yönelttiği iki itirazı karşılamam gerekiyor.
Bu itirazlardan ilki, benim çelişkili olduğum iddiası. Bu iddianın temelinde ise bir yanlış anlama var gibime geliyor. Sayın Alkan önceki yazımdaki cümlelerimi özetleyerek kullanırken bir anlam kayması olmuş. Bu anlam kayması nedeniyle, benim, "Tanrı'nın varlığına ilişkin tartışmalar bilim alanının dışındadır" dediğimi belirtiyor.
Oysa ben öyle demedim. Öyle düşünmüyorum da zaten. Aksine, 'Tanrı'nın VARLIĞINA ilişkin tartışmalar' bilimin içindedir. Ben O'nun NİTELİKLERİ ve AMACINA dair tartışmaların bilimin dışında olduğunu, dini ve felsefeyi ilgilendireceğini anlatmaya çalışmıştım. Bu ayrımı, önceki yazımdaki örneğe başvurarak tekrar açıklayayım: Bir mağara duvarında özenli motifler gördüğümüzde, bunları çizen bir resssamın varlığını çıkarsayabiliriz. Ama hiç göremediğimiz o ressamın kim olduğunu, ne düşündüğünü, neyi amaçladığını salt 'maddesel durum'dan çıkaramayız. Aynı mantıkla evrendeki tasarımdan da bir Yaratıcı'nın varlığını çıkarsayabiliriz. Ama o Yaratıcı'nın doğası, bilimin alanı dışındadır.
Darwin'in travması
Sayın Türker Alkan benim 19. yüzyıldaki materyalist teoriler arasında Darwinizm'i de belirttiğim noktada ise, "Darwin de Tanrı'ya inanırdı" hatırlatmasını yapmış. Ancak bu biraz tartışmaya açık bir konu.
Darwin'in inançlı bir Hıristiyan olarak yetiştirildiği, ancak inancının giderek zayıfladığı bilinen bir gerçektir. Çoğu yorumcu da 'agnostik' (bilinemezci) olarak öldüğü kanısındadır. Bazılarına göre ise aslında ateizm noktasına varmıştır, ama dindar bir Hıristiyan olan eşi Emma Darwin'i üzmemek için bunu açıkça ifade etmemiştir.
İşin ilginç bir yönü, Darwin'in inancındaki erimenin, gördüğü bilimsel kanıtlardan ziyade, yaşadığı psikolojik travmayla ilgili oluşudur. Onu dini inançtan soğutan en büyük etken, kızı Annie'nin 10 yaşında iken hastalanarak ölmesidir. Darwin'in üç kuşak sonradan torunu olan Randal Keynes, 'Annie'nin Kutusu: Darwin, Kızı ve İnsan Evrimi' adlı kitabında bunu detaylarıyla anlatır.
Aslında bu travma Darwin'e has da değildir. New York Üniversitesi psikoloğu Paul C. Vitz, 'Ateizmin Psikolojisi' adlı 1999 basımı kitabında, önde gelen ateist düşürlerin çoğunun şaşırtıcı biçimde sorunlu aile hayatlarına sahip olduğunu inceler.
Vitz'e göre, "Tanrı'ya inancın önündeki engeller rasyonel değil, genel anlamda, psikolojiktir." Eğer Vitz düşüncesinde haklı ise, o zaman ateist Freud'un "Tanrı'ya inanç, çocukluktan kalma bir duygusallıktan gelir" şeklindeki iddiasının neredeyse tam aksi bir sonuca varmak gerekiyor. Kaldı ki zaten Freud'un kendisi de içinde bol miktarda ensest bulunan hayli 'sorunlu' bir ailenin ürüdür...
Zina ve bina
Darwin ve Freud'la ilgili bu küçük notlardan sonra, asıl tartışmaya, yani bilimin metodu konusuna dönelim...
Eğer sayın Alkan, "Bilim ateizmi varsaymak zorundadır" derken, ATEİZM yerine SEKÜLERİZM kelimesini kullanmış olsaydı, o zaman bir itirazım olmazdı. Çünkü, gerçekten de bilim seküler olmalıdır. Yani herhangi bir dini (veya felsefeyi) kendisine referans olarak almamalıdır. Ama 'ateizmi varsaydığı' anda ise, 'Tanrı yoktur' iddiasını kabul etmiş, yani baştan dogmatik bir felsefeyi kabul etmiş olur. Böyle bir yaklaşımın, tüm Sovyet bilim adamlarına 'diyalektik materyalizme uygunluk' zorunluluğu getiren Stalinci zihniyettten pek bir farkı olmaz.
Öte yandan sayın Alkan, bilimi ateizmden ayrıştırdığımız takdirde, 'zina ve bina arttığı için deprem oluyor' türünden yargıların bilime etki edeceğinden endişe ediyor. Oysa bu, bir uçtan diğer bir uca savrulmak olur, ateizm yerine bir başka dogmayı bilimin temeli saymak anlamına gelir ki, buna ben de Alkan kadar karşıyım. (Bu arada yeri gelmişken, sayın Alkan'ın işaret ettiği 'zina ve bina arttığı için deprem oluyor' gibi sözlerin aslında din açısından da hurafe niteliği taşıdığını belirteyim. Üç İlahi dine göre insanlık tarihinde bazı mucizevi depremler olmuştur -Sodom ve Gomorre'nin helakı gibi- ama bunun dışındaki doğal olaylar bir 'ahlaki amaç' gözetmez. Nitekim depremler de 'fay hatları' üzerinde oluyor, illa 'sefahat hatları' üzerinde değil.)
Yapılması gereken, bilimi 'zina-bina' argümanlarından da, ateizmden de ayrıştırmaktır. Ondan sonra da bilim bizi evrenin ve canlıların kökeni konusunda nereye götürüyorsa, oraya doğru ilerlemektir. Ve, iddia ediyorum ki, varacağımız nokta, ateizm değil, onun zıttı olan 'teizm'dir. Yani Allah'ın varlığını kabul...
'Köken' sorunu
Tam bu noktada bazı okurlar, "Bilim bu gibi konulara girmez, Tanrı hakkında bir şey söylemez" veya "Bir insan ister ateist, ister dini bütün Müslüman olsun, laboratuvara girince aynı deneyi yapar, aynı sonucu alır" gibi itirazlar getirebilirler. Bu dedikleri doğrudur da; doğa kanunlarının işleyişi gözümüzün önündedir ve bu işleyiş bize bir 'doğaüstü' müdahale göstermemektedir.
Ne var ki dikkat edelim; burada tartışılan mesele, doğanın İŞLEYİŞİ değil, KÖKENİ'dir.
Örneğin evrendeki elementlerin kimya ve fizik kanunları sayesinde nasıl davrandıklarını biliyoruz. Ama soru, bu elementlerin nasıl ortaya çıktığıdır. Dahası kimya ve fizik kanunlarının neden mevcut değerlerinde olduğudur.
Son yılların bulguları
İşte bu gibi sorular, ateizmin dayanaklarını zayıflatıyor. Örneğin son 30-40 yıldaki bulgular, önce evrenin bir başlangıcı olduğunu gösterdi, oysa klasik ateizm, 'evren sonsuzdan beri vardır' argümanına dayanıyordu. Daha sonra evrendeki fiziksel ve kimyasal kanunların, şaşırtıcı biçimde, tam da insan yaşamı için gereken değerlerde olduğu ve burada çok hassas bir ayarlama ('fine tuning') bulunduğu anlaşıldı. O nedenle ki uzun yıllar ateist olan ünlü İngiliz fizikçi Fred Hoyle, "Öyle gözüküyor ki, bir Süper-Akıl, fizik ve kimyayı düzenlemiş" demek ihtiyacını duydu.
Canlıların kökeni, ateizmi çıkmaza sokan bir başka önemli sorun. Darwin'in bu sorunu çözdüğü sanılmıştı. Oysa Darwinizm özellikle 1980'lerden bu yana ciddi bir bilimsel kriz içinde. Bulunan fosiller, evrim teorisinin 'hayat ağacı'nı bir türlü doğrulamıyor. En basit canlıda bile rastlanan olağanüstü komplekslik, organizasyon ve 'bilgi'ye, 'tasarım' dışında ikna edici bir cevap getirilemiyor.
'Akıllı Tasarım'
Bu noktada bazı okuyucular, "Henüz anlaşılamamış olgulara böyle metafizik açıklamalar yapılır, sonra bilim ilerledikçe maddeci bir açıklama bulunur" diye de itiraz edebilirler. Ve de yanılmış olurlar. Çünkü bugün Amerikan bilim çevrelerinde fırtına gibi esen 'Akıllı Tasarım' (Intelligent Design) teorisi, bilinmeyene değil, bilinene dayanıyor.
Bu teorinin öncülerinden olan ve yazdığı, 'Darwin'in Karakutusu: Evrime Biyokimyasal Meydan Okuyuş' adlı kitap '20. Yüzyılın En Etkili 100 Kitabı' arasında sayılan biyokimya profesörü Michael J. Behe şöyle diyor: "Bugün, yaşamın tasarlanmış olduğu gerçeğiyle yüz yüzeyiz ve bu, bilmediklerimizden değil, son 40 yıl içinde öğrendiklerimizden kaynaklanıyor." Kısacası evrenin ve canlıların kökeni hakkındaki bulgular, giderek daha güçlü biçimde bir Yaratıcı'nın varlığına işaret ediyor. Bunlar bir 'ispat' değil, ancak inanmak için güçlü birer 'işaret.'
'Süper-Akıl' teorisi
Gelin, kanıtları inceleyelim: "İyi de bütün bunlara kim inanıyor ki, zaten dindar olanlar mı, dinciler mi" diye soracak olanlara ise, yer darlığı nedeniyle, tek bir 'referans' göstereyim: 20. yüzyılın en önemli ateist düşünürlerinden Anthony Flew. 81 yaşındaki İngiliz düşünür Flew, geçtiğimiz ay içinde bizim basın dahil tüm dünyada yankılanan bir açıklama yaparak 'ateizmden vazgeçtiğini' açıkladı. "Evreni bir Akıl yaratmış olmalıdır" dedi Flew, "bir tür Süper-Akıl, yaşamın kökeni ve doğanın kompleksliği karşısında yapılabilecek en iyi açıklamadır."
Bu gerçeği görmek için illa 81 yaşına kadar beklemek de gerekmiyor. Sadece, "Bilim ateizmi varsaymalıdır" gibi hükümleri bir kenara bırakmak lazım. Gelin, bunu yapalım.
Bilimi şu veya bu felsefenin ipoteğine almaya çalışmak yerine, bilimsel kanıtları önyargısızca inceleyelim. Kimin haklı olduğunu, bize o kanıtlar göstersin...
Mustafa Akyol: Yazar