Bindiğimiz dalı kesiyoruz

Devletimiz, yani Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, çeşitli yaş gruplarının bir arada tutulduğu Yetiştirme Yurtları'nda toplam 21 bin çocuğu barındırıyor ve her birinde de ister istemez çeşitli sorunlar yaşanıyor.
Haber: TÜRKAN SAYLAN / Arşivi

Devletimiz, yani Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, çeşitli yaş gruplarının bir arada tutulduğu Yetiştirme Yurtları'nda toplam 21 bin çocuğu barındırıyor ve her birinde de ister istemez çeşitli sorunlar yaşanıyor. Bu ülkede 'korunmaya muhtaç' diye nitelediğimiz çocukların sayısı 21 bin mi? Kuşkusuz daha on binlerce çocuk, bakıma ve korunmaya muhtaç ama yer yok, personel yok, bütçe yok! Oysa, 2828 sayılı müthiş bir yasamız var, elimizi kolumuzu bağlayan: 18 yaşın altındaki çocukların korunması, devletin görevidir, hiçbir kişi ya da kuruluş bu alanda çalışamaz!
Bundan 25-26 yıl önce, çeşitli bilimsel toplantılar sırasındaki gezilerimde, Mısır ve Hindistan'da kurulmuş çocuk köylerini ziyaret etme olanağı bulmuştum.
Uygulama örnekleri
Çocuk Köyü Gönüllü Kuruluşu, ilanla 'anne adayları'nın başvurularını alıyordu. Bunlar arasından, uzmanlar, farklı yaşlardaki çocuklara 'annelik' edebilecekleri ayırıyor, psikoloji, sağlık, sosyal konum, eğitim, yaş durumu konularında inceleme yapıyor, sonra da aralarından seçilenleri, yeni işlevleri için uzunca bir süre teorik ve pratik eğitime alıyorlardı.
Adaylar arasından, ayrıca, her ev için bir-iki de teyze adayı belirlenip eğitime alınıyordu. Teyzeler, evde sürekli kalmıyor, günübirlik gelip çocukların derslerine, sağlık sorunlarına ve benzeri konulara destek veriyorlardı. Örneğin çocuğun biri hastalanınca, anne doktora gidince, teyze evde kalıyor ya da hastaneye yatma durumunda aileye destek oluyor, gerektiğinde, çocuğun velisi olarak anne okula gidince teyze/teyzeler evde kalıyordu.
Anne adaylarının çoğu ister istemez, yeni bir aile kurmak isteyen genç dullardan ya da hiç evlenmemiş ama anneliğe yatkın 30 yaş civarındaki genç kadınlardan oluşuyordu, bazılarının birer çocuğu da olabiliyor, buna da karşı çıkılmıyordu. Seçilmiş ve eğitilmiş annelerin her birine yedi-sekiz çocuk veriliyor ve çocuk köyünde sürekli yaşamak üzere kendilerine sağlanan evin ve çocukların 'anne'si oluyorlardı.
Bir ev kurulup çocuklar seçilirken yaş durumları da dengeleniyor, örneğin kız çocukları 10-12 yaşlarında, erkekler ise bebek ya da bir-
iki-üç yaşlarında oluyor ya da tersine. Dolayısıyla cinsellikle ilgili bir sorun yaşanmıyor.
Çocuk-genç ayrımı
Ayrıca, 13 yaşına gelen erkek çocuk, evden ayrılıp aynı kampüsteki gençlik evine yerleşiyor. Oradan okuluna ya da çıraklık eğitimine gidiyor. Bu çocuklar ara sıra, bayramlarda ve benzeri günlerde annelerini ve kardeşlerini ziyaret ediyorlar. Erkek çocukların çoğu, kısa yoldan meslek sahibi olunca kendilerine bir yuva kuruyor ve köyden ayrılıyorlar. Yüksek eğitim yapanlarsa mezun olunca kendi yollarını çiziyorlar. Kız çocukları ise 'anne'lerinin yanından evlenene kadar ayrılmıyorlar. Anneler, diğer annelerle görüşüp kızlarına kısmet arıyor, onlara çeyiz düzüyor ve nişan-nikâh-düğün törenleri düzenliyorlar.
Çocuk köylerinde 10-15 evden bir köy oluşuyor ve her grubun birer eğitilmiş, 'baba'yı temsil eden erkek yöneticisi bulunuyor.
Her evin haftalık harcamalarını, çocukların harçlıklarını, köy yönetimince kendine verilen bütçeden bu 'müdür-baba' sağlıyor, giderlerin hesabını tutuyor ve yönetime raporluyor. Her evde, aile içinde çözümlenemeyen sorunlar bu 'müdür-baba'ya aktarılıyor, böylece özellikle erkek çocuklara önemli bir rol modeli oluşturuluyor.
134 ülkede 450 kurum
Farklı dinlerin bulunduğu ülkelerde, anneler ve çocuklar aynı dinden oluyor ve her dinin bayramları hep birlikte kutlanıyor.
Birleşmiş Milletler UNESCO üyesi olan SOS Çocuk Köyleri Kurumu'nun projesi, dünyanın 134 ülkesinde ve 450'yi aşkın köy olarak çok sayıda öksüz-yetim ya da korunmaya muhtaç çocuklar için başarılı bir model olarak uygulanmaktadır.
Gözlediğim çocuk köylerinde, büyük bir sivil toplum desteği vardı. Her köye maddi manevi destek veren gönüllüler, uzmanlar, sanatçılar her an yardıma koşmakta, köy yöneticileri ile köy babası ve anneler-teyzeler sürekli bir araya gelerek her konuyu ve her sorunu tartışarak çözümler üretmekte, başarıyı-başarısızlıkları irdeleyerek daha iyiyi bulmaya, çocukları olabildiğince iyi, sağlıklı ve başarılı duruma getirmeye çalışmaktaydılar. Devletin ileri gelenleri, cumhurbaşkanı-vali-bakan eşleri, ünlü sanatçılar bu köylerin temsili başkanları olarak koruyucu ellerini üzerlerinden esirgememekteydiler.
İki yerli örnek
1992'de, Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı, SHÇEK ve SOS Çocuk Köyleri Kuruluşu'nun ortak protokolüyle İstanbul'da kurulan Bolluca Çocuk Köyü, halen 120 çocuğumuza büyük bir gönüllü desteğiyle kanat gererek, devletle ortak bir yönetimce yürütülüyor. Aynı kuruluşlarca 1994'te İzmir Urla'da kurulan Barbaros Çocuk Köyü ise 1997'de, tümüyle SHÇEK'in mali desteğine, yönetimine ve denetimine devredilmiştir.
Barbaros Çocuk Köyü'nün, basında yazıldığı gibi, 'yargısız infaz'a uğratılması, utanılacak bir olaydır. Yine basından öğrendiğimize göre, bir lise öğrencisinin cep telefonunu kaybettiği, bulunduğunda karakola almaya gittiğinde ise, polisin telefon kayıtlarını inceleyerek genç kızın erkek arkadaşı olduğunu saptaması, kızı bekâret kontrolüne sevki, diğer çocukların salt erkek arkadaşları var diye fahişe muamelesi görmeleri tamamen 'insan hakları'na aykırı bir tutum. En başta bu konunun irdelenerek, kendini ahlak koruyucusu sananların cezalandırılması gerek.
Bu çocuklar arasında çeşitli psikolojik sorunları olanların bulunması kaçınılmaz bir olgudur. Bu tür olaylar, ilgilileri cezalandırmak, tutuklamak, hayatlarını karartmakla değil, uzmanları, gönüllü kuruluşları bir araya getirerek çözüme ulaştırılır.
'Vurun abalıya'
Anlaşılan o ki, on binlerce korunmaya muhtaç çocuk arasından salt 21 bin çocuğu pek de çağdaş olmayan koşullarda, koğuş sistemiyle, yetersiz uzman ve hizmetliyle, yetersiz ödenekle barındırmak kimseyi rahatsız etmiyor ama, biraz farklı ve özellikle bir aile içindeki gibi, kız ve erkek çocukları bir kampüste tutan sistem, birilerinin kafasında garip duygu ve düşünceler, önyargılar hatta karabasanlar yaratıyor: 'Vurun abalıya' derler ya, hele bir de çok alışık olduğumuz kişisel çekememezlikler nedeniyle asılsız ama korkunç ihbar mekanizması da tabloda yerini alınca öylesi bir karalama kampanyası başlar ki, başta günahsız çocuklar olmak üzere iyi niyetle çalışanlar feleğini şaşırır!
Barbaros Çocuk Köyü ile ilgili bilimsel raporlar, yaşayanların ifadeleri ardı ardına basından iç ve dış kamuoyuna yansıyor. Vahim boyutlarda bir şey olmadığı açıklık kazanıyor.
İyi hoş da, gencecik yaşında 'fahişe' ya da 'tecavüzcü' damgası yiyen, devlete kuruma emanet edilmiş çocukların geleceğinden kim sorumlu olacak? Zamanında, çalışanlara sık sık hizmetçi eğitim vererek, sorunları ortak akılla çözüme götürmek, uzman ve gönüllü desteğine açık olmak varken, bugün gelinen noktada, çocukları, yıllardır anne bildiklerinden, kardeş bildiklerinden ayırarak, damgalanmış olarak başka yurtlara sürerek neyi çözümleyebiliriz dersiniz?! Kelepçelenip hapislere atılan sonra da 'pardon' denen, yıllarca, hiçbir destek almadan bu kurumlarda görev yapanların uğradıkları travmayı-damgalanmayı nasıl yok sayacağız? Böylesi acımasız bir 'şov'a yol açanlar ne olacak?
Kâğıtçıbaşı'nın önerisi
Çocuk Köyleri, 'korunmaya muhtaç çocuklar' için en ideal ve tek tip çözüm değildir asla.
Konunun, ülkemizdeki en yetkin uzmanlarından Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı'nın 6 Şubat 2005 tarihli Hürriyet gazetesindeki röportajında belirttiği gibi, 'koruyucu aile' sistemi içinde çözümlenmesi, çok daha sağlıklı olabilir.
Ne var ki, asırlar boyu, saçları tıraşlı, el pençe divan besleme yetiştirmeyi 'öksüzleri koruma' olarak algılamış insanların, böylesi önemli bir sosyal sorumluluğu, çağdaş insani değerler çerçevesinde algılayıp gerçekleştirebilmeleri için, köprülerin altından daha çok suyun geçmesi gerekir...
Barbaros Çocuk Köyü'ne yaşatılanları, her kesimin özeleştiriyle irdelemesini ve yapılan onulması güç yanlışların yinelenmemesini diliyoruz. 'Korunmaya muhtaç çocuklar' sorununu, ilgili her kesimin katılımıyla ve önyargılardan uzak olarak masaya yatırmamızın, çağdaşlaşma yolunda ilerlemeye kararlı ulusumuza en yakışır davranış olacağı kanısındayız ve bir an önce böyle bir girişimin yapılmasını bekliyoruz.
Hep birlikte, 'sorunların' değil 'çözümlerin' bir parçası olmayı öğreneceğiz umarım.
Prof. Dr. Türkan Saylan: Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu üyesi