Bir bardak suda fırtına

AB'nin Türkiye ile müzakerelere başlaması konusundaki tartışmaları en iyi betimleyen tabir belki de 'Bir bardak suda fırtına koparmak' deyimidir.
Haber: CLAUS LEGGEWIE / Arşivi

AB'nin Türkiye ile müzakerelere başlaması konusundaki tartışmaları en iyi betimleyen tabir belki de 'Bir bardak suda fırtına koparmak' deyimidir. Almanya'daki seçim tartışmaları, Şansölye Angela Merkel'in Türkiye'ye tam üyelik yerine 'imtiyazlı ortaklık' önerilmesi teklifiyle kısmen bu mesele üzerinden yürütüldü. Avusturya hükümetinin tutumu, üyelik müzakerelerinin başlamasını tehdit ediyor gibi göründü.
Ancak Alman dış politikası her zaman bir süreklilik arz etmiştir ve yeni Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier tekrar tekrar Türkiye'nin tam üyeliğini savundu. Bu nedenle yeni 'büyük koalisyonun' Türkiye'ye yönelik olarak daha önceki hükümetten farklı bir siyasi yaklaşım benimsemesi olası görünmüyor.
Bir miktar dramadan sonra Avusturya da, Hırvatistan'la da görüşmelere başlanması karşılığında, Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlanmasına yönelik muhalefetinden vazgeçti ve Avrupa içindeki anlaşmazlıklar kabaca giderildi.
Ekonomi ve demokrasi sorunu
Böylece AB Dönem Başkanı Britanya şimdilik yoluna devam edebildi ve Türkiye'nin AB arzusunu şiddetle destekleyen Amerikalılar bir kere daha bir 'Avrupa gücü' olarak hareket etmekte başarılı oldular. Türkiye ile üyelik müzakereleri artık bir gerçek. Ancak Türkiye'nin olası üyeliği ile ilgili tartışmaların büyük bir bölümü yanlış meselelere odaklandı: Türkiye'nin kültürel olarak Avrupa'ya 'uygun' olup olmadığı, Avrupa'nın bir bakıma 'Hıristiyan' olup olmadığı ve 100 milyon Müslüman'ı sindirip sindiremeyeceği. Türklerin çoğu tarafından bile tartışılmayan asıl mesele, Türkiye'nin AB üyeliği için ekonomik açıdan hazır olmaması ve bilhassa yeterince olgun bir demokrasiye sahip olmaması. Önemli ölçüde kaydedilen ilerlemeye rağmen demokratikleşme oldukça yetersiz.
Türkiye'de insan ve vatandaşlık hakları hala Batı Avrupa standartlarında değil, dini ve etnik azınlıklar sadece kâğıt üzerinde tanınıyor, Ermeni soykırımının kabul edilmesine sadece sahte bir bağlılık gösteriliyor ve ordunun sivil kontrolü zayıf olmaya devam ediyor. Türkiye'deki Batı yanlısı güçler, ülkelerinin siyasi sisteminde en az Avrupalı eleştirmenler kadar çok kusur buluyorlar, ama AB üyeliği ihtimalinin reform sürecinde kaydedilen ilerlemeyi hızlandırmasını umuyorlar. Diğer yandan milliyetçi Türkler, AB'ye katılmayı esasen ulusal gücün bir teyidi olarak algılıyor ve ülkelerine yönelik tüm eleştirileri Türklerin şerefine saldırı olarak görüyorlar.
Aşk nefrete dönüşebilir
Üyelik müzakerelerine başlanması ertelense veya iptal edilseydi, Türkiye'deki Avrupa yanlıları milliyetçi bir tepkiyle karşı karşıya kalacaklardı. Şimdi bile, İslami köktendincilik ve daha büyük Türkiye milliyetçiliği Doğu'ya yönelen diğer seçenekleri temsil etmeye devam ederken Türkiye'nin Avrupa'ya duyduğu karşılıksız aşk nefrete dönüşebilir.
Sonuç olarak ne tür bir Türkiye'nin kabul edilmesi gerektiği konusundaki bulanıklık, katılım tartışmalarını şekillendiriyor. Ancak daha da önemlisi, Türkiye'nin üyeliği sorunu konusundaki bulanıklık, Avrupa'nın kendi imajına dair karmaşık hislerine işaret ediyor. Hiç şüphesiz Türkiye, özellikle sivil toplum, kadın-erkek eşitliği ve kamusal yaşamda dinin önemi konularında büyük siyasi ve kültürel farklılıklar gösteriyor. Ancak asıl soru, Avrupalıların kendilerinin ne tür bir Avrupa istedikleri.
'Derinleşen' ve 'genişleyen' Avrupa entegrasyonu görünen karşıtlıklar. Avusturya
-Hırvatistan hariç- daha fazla yeni üye istemiyor, ama AB'nin siyasi ve kültürel birliğini derinleştirmek istiyor. Almanya ve Fransa da dahil pek çok 'eski' Avrupalı bu duruşu paylaşıyor. 'Yeni' Avrupa'nın liderliğini yapan Britanya'nın, bir AB anayasası, Brüksel'in daha fazla yasama ve yürütme yetkisine sahip olması, daha güçlü bir Avrupa Parlamentosu ve avro arzusu yok.
Pek çok yeni üye gibi Britanya da farklı ülkelerin gevşek bir şekilde bağlı oldukları, yeterince stratejik koordinasyonun bulunduğu bir Avrupa'yı tercih ediyor. Temel farklılık şu ki, gevşek bir AB Gürcistan, Ukrayna ve diğer eski Sovyet cumhuriyetleri ve belki de Fas gibi Kuzey Afrika ülkeleri de dahil her türden istekli için çekiciyken net bir siyasi kimliğe, yüksek sosyal refah düzeyine ve artan bir kültürel homojenliğe sahip 'derinleşmiş' bir Avrupa, doğal olarak kendini bu ülkelerden ayıracak ve yine bu ülkelere çekici gelmeyecektir.
Önerilen imtiyazlı ortaklık
O halde paradoksal olarak, 'derinleşen' Avrupa entegrasyonuna karşı çıkan Britanyalıların Türklere gerçekten önerdikleri tam olarak, Avusturya ve Merkel'in desteklediği bir çeşit 'imtiyazlı ortaklık'tır. Her iki tutum da Türkiye'yi gerçekten 'Avrupalı' yapma düşüncesini reddetmektedir. Britanya'nın kafasında kuruyor göründüğü yapı, Britanya Milletler Topluluğu'nu bağlayan gevşek bir ittifakı anımsatmaktadır. Ancak 'tarihin oyunu' şu olabilir: Britanya Türkiye'nin üyelik ihtimalini artırmakta başarılı olsa bile, Hırvatistan'ın kabul edilmesi halinde gerekli olacak Nice Anlaşması'nın yeniden görüşülmesi muhtemelen daha güçlü bir Avrupa entegrasyonuna yol açacaktır. Böylece, elde edeceğimiz hem derinleşen hem de genişleyen bir AB olabilir. (İngilizce yayımlanan Lübnan gazetesi, 6 Aralık 2005)