Bu ülkede herkes kendi mağdurundan yanadır

Bu ülkede herkes kendi mağdurundan yanadır
Bu ülkede herkes kendi mağdurundan yanadır
Ekonomi, mülkiyet, cinsiyet, din, güzellik, sağlık, sosyal veya kurumsal roller, kültür, etnisite, eğitim, siyaset, zihniyet, bilgi, statü; bunların hepsi ayrı iktidar düzlemleridir.
Haber: MURAT ÖNDERMAN - onderman@istanbul.edu.tr / Arşivi

Türkiye ’de sadece mağdur görülmek zor! Mağdur sayılmak için öncelikle Kürt, Müslüman, kadın, homoseksüel, proleter vs. olmak gerekiyor. Revaçta olan kimlik siyasetinde ‘insanların’ ilk olarak hangi kimlikle tanımlanacaklarının belirlenmesine odaklanan iktidar mücadelesi, mağdurların kimlikleri üzerinden ayırt edilmesine katkıda bulunuyor. Öte yandan, farklı ideolojiler sosyal ilişkileri farklı kimlikler üzerinden tanımladıklarından, değişik mağdur kategorilerine sahipler. İdeolojilerin farklı iktidar tanımları ve toplumsal katmanlaşma analizlerini dayandırdıkları kendilerine özgü iktidar mahalli anlayışları mağduriyetlere ilişkin ufuk çizgilerini oluşturuyor.
Acaba herkes bu ufuk çizgilerinin görünen yanında mı? Sadece bir ufuk çizgisinin çizilmesi bile mağduriyetlere yol açmıyor mu? Kendi mağdurlarımız oldukça, kendi mağdurlarımızı da yaratmıyor muyuz? 

‘Özgür ve akılcı’
Liberallerin kendi mağdurları siyaseten ‘güçlü’ devlet tarafından ezilen kişi ve gruplar. Eşitsizliklerin ‘özgür’ bireylerin boylarını aşan nedenlerine karşı genellikle duyarsız olan liberallerin ekonominin avantajlarından yararlanamayan kesimlere söyledikleri, gelecekteki iyi günleri beklerken sabretmeleri ve bu arada ellerindeki olanakları iyi kullanmaları ‘tavsiyesinden’ başka bir şey olmadı. Liberalizmde eşitsizliğin öncelikle siyasal terimlerle tanımlanması, ‘özgür ve akılcı’ bireylerden oluştuğu düşünülen toplumun ahlaken kusursuzlaştırılmasına yol açıyor. Kültürel geleneği birey karşısında aşkınlaştıran muhafazakârlar ise içinde bulunduğumuz coğrafyada din, mezhep veya etnisite üzerinden kayda değer bir ayrımcılığın veya baskının yapılmamış olduğunu memnuniyetle ifade ederlerken, bu ideolojinin mağdurluğa bakışının analiz edilebileceği bir çıkış noktasını da ortaya koymuş oluyorlar. Kaldı ki, kendilerini modernleşmenin mağduru olarak gören muhafazakârların bir de başkalarının dertlerine derman olmak gibi özel bir ilgi alanları yok!
İlk bakışta sol düşüncede özellikle de onun Marksist görünümlerinde tüm mağdurlardan yana bir tutumun desteklendiği veya ezilenler karşısında bir ayrımcılığa yer olmadığı düşünülebilir. Bu doğru değil. Örneğin, Marksist düşüncenin analitik yönden kan kaybetmesi karşısında eşitlikçi maneviyatçılığa sarılan birçoğunun tersine kökenlerine bağlı kalan Marksistler ancak haksız eşitsiz ilişkilerin hepsi nihayetinde nedensel bakımdan ekonomiye indirgenebiliyorsa, tüm mağdurlardan yana konuşabilirler. Acaba öyle mi? Lümpen proleteryanın, üretici olmayan emekçilerin, Batılı olmayanların, hatta kadınların Marx tarafından pek incelikli olmayan sunuluşlarına ise hiç girmeyelim. 

İki kutuplu modeller
Marksizm ve liberalizm iki kutuplu (burjuva-proleter, devlet-toplum) bir eşitsiz ilişki ve mağduriyet modeline sahipler. Bu ideolojiler tüm ezen ve ezilenleri iki kutuplu tek bir ‘büyük’ ilişkinin karşılıklı tarafları olarak ele alıyorlar. Bu iki kutuplu yaklaşımlardan yola çıkarak çok biçimli ve türlü iktidar ilişkilerine ve mağduriyetlere ilişkin bir bilginin üretimi zor. Bu görüşler ne günümüzün karmaşık ve heterojen yapılı toplumlarındaki iktidar kaynaklarının çoğulluğunu ne de mikro iktidar ilişkilerini kapsayabilirler.
İktidarın çoğul kaynaklarını bilimsel düzeyde ilk ele alanlar elitistler olmuştu. Bu düşünürler aralarında mülkiyet, cinsiyet, güzellik, eğitim ve servet de bulunan birçok kaynağı veya türü bulunan iktidarın çoğulluğunu kabul etmelerine rağmen, farklı iktidar kaynaklarının birbirlerine kavuşarak bir nehre dönüşen dereler gibi bitişerek bir iktidar havuzunda elitin elinde biriktiğini düşündüklerinden, toplumu kesen iki taraflı ‘büyük’ eşitsiz ilişki kalıbının dışına çıkamadılar. Farklı iktidar kaynakları mıknatısların karşıt kutupları gibi birbirini çektiğinden toplumsal katmanlaşmanın bir elit-kitle ikiliği içinde ele alınması mümkün oluyordu. Böylece elitizm ve Marksizm eşitsizliği nihayetinde tek bir kuşatıcı iki taraflı ilişki modeliyle açıklamak noktasında buluşuyorlardı.
Foucault iktidar konusundaki sosyal bilimsel perspektifi kayda değer bir biçimde genişletti. Ona göre, iktidarı kurumsal veya sahiplenilebilir görünümlerinin dışında da ele almak gerekiyordu; zira o tüm ilişkilere içkindi. İktidar her yerdeydi. Foucault bunun yanında, Nietzsche’den ödünç aldığı “Bilgi iktidardır” anlayışını Batı Avrupa toplumlarında başta psikiyatri olmak üzere bilimsel bilgi üretiminin nasıl bir toplumsal kontrol ve etiketleme kaynağı olarak işgördüğünü araştırarak örnekledi. 

Normal-anormal
Ezilmek ‘anormal’ görülmek demek değildir; ama tersi doğru değildir. İnsan ‘ruhunu’ konu edinen psikiyatri gibi bilimsel disiplinler ne normalliğin kötü yönlerine ne de ruh hastalıklarının iyi yönlerine odaklandılar. En ezilen işçiler bile toplumun normal bir üyesi olarak kendilerini ‘ruh hastaları’ karşısında psikolojik, sosyal hatta ‘insani’ özellikleri bakımlardan üstün görürlerken, bu konuda Marksistlerden ne yapmaları beklenebilir? Normal-anormal ikiliği üzerinden işleyen ciddi sosyal eşitsizliklerde liberaller hangi taraftadır? Türkiye’de üye sayıları on milyonları bulan alt sosyo-ekonomik statü grupları, en milliyetçi, otoriter ve ataerkil sosyal kesimler arasında yer alıyorlar. Bu grupları hangi açılardan ezen hangi açılardan ezilen göreceğiz? Sosyalistler etnik-kültürel çoğulculuğu çoğunlukla neden ekonomik eşitlik üzerinden değil de ‘halkların kendi kaderlerini tayin hakkı’ gibi siyasal-hukuksal bir ilkesel zeminde savunuyorlar?
Ekonomi, mülkiyet, cinsiyet, din, güzellik, sağlık, sosyal veya kurumsal roller, kültür, etnisite, eğitim, siyaset, zihniyet, bilgi, statü; bunların hepsi ayrı iktidar düzlemleridir. Bunların birinde üstün olan, diğer(ler)inde ezilen olabilir. Aynı kişi aynı iktidar ekseninde hem ezen hem de ezilen olamayacağından, onun bir iktidar düzleminde ezen konumunda bulunması, mağdur konumunda bulunduğu ilişki düzlemi bakımından bir istisna değildir.
Bir de şu soru var: İktidarın olumlu yönleri veya sonuçları yok mu hiç? 

(MURAT ÖNDERMAN: Doç. Dr. İstanbul Üniversitesi , SBF)