Bush'un yaptığı aptallık

Sezer'in geçen haftaki tartışmalı Suriye ziyaretini olay haline getiren Bush yönetimi, ABD'nin kadim müttefikini sert biçimde idare ettiği 1995 öncesi günlere dönmüş gibiydi. Ancak Türkiye ile uğraşmanın yüzde 80'i üsluptur. ABD gelecekte bu kuralı aklından çıkarmasa iyi eder.
Haber: Philip Robins / Arşivi

Sezer'in geçen haftaki tartışmalı Suriye ziyaretini olay haline getiren Bush yönetimi, ABD'nin kadim müttefikini sert biçimde idare ettiği 1995 öncesi günlere dönmüş gibiydi. Ancak Türkiye ile uğraşmanın yüzde 80'i üsluptur. ABD gelecekte bu kuralı aklından çıkarmasa iyi eder.
Suriye ziyareti genel anlamda hiçbir şeye yol açan bir ziyaret değildi. Türk cumhurbaşkanının rolü büyük ölçüde sembolik. Sezer'in Şam'daki asıl işlevi protokolü yerine getirmekti: Esad'ın Ocak 2004'teki ziyaretine iadei ziyaret yapılmış oldu.
Türkiye, her ne kadar yürütme gücü olmasa da cumhurbaşkanını hayli ciddiye alır. Bizzat cumhuriyetin tezahürü olan cumhurbaşkanı, halka göre saygı gösterilmesi gereken, kesinlikle hafife alınmayacak bir kişi. Sezer de eski bir üst düzey yargıç olarak ciddiyetle, beş yıldır makamında bu imajı iyice benimsemiş durumda. Cumhurbaşkanlığı, küçümserseniz bedelini ödeyeceğiniz bir kurum. Ve Türkler, ABD'nin Sezer'in Şam ziyaretini engellemeye çalışmakla tam da bunu yaptığını düşünüyor.
Bush yönetimine göre böyle bir ziyaret, Hariri suikastı ve Suriye'nin suçlu olduğuna dair yaygın kanı bağlamında değerlendirilmeliydi. Hariri suikastı ABD'ye, bölgedeki genel revizyonist stratejisi kapsamında Esad rejimi üzerindeki siyasi baskısını da artırma fırsatı verdi. Bu bağlamda, diğer ülkelerin Suriye'yle ilişkilerini eskisi gibi yürütmelerini de engellemeye çalışıyorlar.
Ankara ise bu meselede hayli açık davrandığını düşünüyor. Türkiye, Suriye'den Lübnan'daki silahlı kuvvetlerini geri çekme çağrısında bulundu, BM Güvenlik Konseyi'nin 1559 sayılı kararını destekledi, Hariri'nin öldürülmesini kınadı. Sezer'in ziyareti, hele terörizm meselesi söz konusuyken, hiç de Suriye rejimiyle birlik olup ABD'ye kafa tutma ziyareti değildi. Hatta Suriye'ye kaygı mesajlarının iletilmesi için bir fırsat olarak bile sunulabilirdi.
ABD şu noktayı gözden kaçırdı: Türkiye, NATO üyeliği yoluyla ABD'ye güçlü bir destek verdiği küresel ve stratejik duruşunu, bölgesel politikasından uzun zaman önce ayırdı. Suriye 1998'de Türkiye'deki Kürt isyanına destek vermeyi bırakır bırakmaz, Ankara, Şam ile ikili ilişikilerde istikrar sağlamak için sıkı biçimde çalışmaya başladı. Esad yönetimine bakıldığında, tüm bu sabırlı yatırımlar yerini bulmuş görünüyor. Ortadoğu'da işlerin ne kadar zorlu olduğunu ve ne kadar incelikli yönetilmesi gerektiğini, herkesten çok ABD'nin bilmesi gerekir.
Oysa ABD'nin tavrı soğuk ve ısrarcıydı: Ya ziyareti iptal edin ya da sonuçlarına katlanın. Bu hem akılsız, hem verimsiz bir tavırdı. Birdenbire olay öyle bir hal aldı ki, Sezer'in Şam'a ne pahasına olursa olsun gitmesi gerekti, çünkü artık söz konusu olan ulusal şerefti. Ziyareti birkaç gün önce Finlandiya ziyaretinde yaptığı gibi 'diplomatik rahatsızlık' gibi bir gerekçeyle iptal etme olasılığı ortadan kayboldu. Bizzat Sezer'in de Suriye'ye gitme isteği alevlendi.
Sezer yalnız değildi. Tavrı, 70 milyon Türk tarafından da desteklendi. Birdenbire yine o meşum 1 Mart 2003'e, Türkiye'nin Irak savaşına destek verip vermeyeceğinin merakla beklendiği güne dönüldü. O zaman da Türk halkı, Washington'ın Türkiye'yi yapmak istemediği ve milli menfaatlerine aykırı gördüğü işlere ittirdiği düşünülmüştü. Suriye olayında da komşusuyla arasında kırılan parçaları toplama işi Türkiye'nin üzerine kaldı. Türklerin öfkesinin kabardığını gören ABD, geri adım atmak mecburiyetinde kaldı.
Suriye ziyareti meselesinde ABD'nin yarattığı lüzumsuz gerilim, ABD-Türkiye ilişkilerine de zarar verdi. Üstelik bu gerilimden daha altı hafta önce, Rice Türkiye'ye ilk ziyaretini yapmıştı. Rice'ın ziyareti, Irak savaşının getirdiği sürtüşmenin ardından iyileşme sürecinin parçası olarak tasarlanmış, sonrasında iki taraf da ziyaretin beklenenden çok daha iyi geçtiğini söylemişti. Suriye ziyareti tartışması, tüm bu çabaları sıfırla çarptı.
Olay daha geniş bakıldığında da rahatsızlık vericiydi. Amerikalılar 10 senedir, darmadağın Avrupalıların aksine, Türklerle en iyi nasıl anlaşacağını, yani diplomatik sunumunu en iyi nasıl yapabileceğini bulmaya çalıştı.
Sayısız üst düzey ziyaret yapıldı, Türkler açık açık pohpohlandı, çıkarların örtüştüğü alanlarda harekete geçildi.
Şimdiyse ABD resmi diplomasisinden sapmakla kalmayıp, Türkiye ile ilişkileri iyi tutmanın bazı anahtar noktalarını da unutmuşa benziyor: Türklerin milli onur ve egemenliğine abartılı bir saygı göstermeli, Türklerin Washington'un kritik kararlar alırken müttefiklerine de danışması isteğini kabul etmeli ve Türkiye'nin çıkarlarını tümüyle hesaba katmalılar.
Şöyle bir bakıyorum da, belki de bunlar sadece Türkiye'ye özgü değil, ABD'nin Ortadoğu veya başka bir yerde, bütün dost ve müttefikleriyle iyi anlaşmasının genel kuralları.
(Lübnan gazetesi, Oxford Üniversitesi ve St. Antony's College'da Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Görevlisi, 19 Nisan 2005)