Çağdaş parlamentarizm

Fransız anayasa hukukçusu Prof. Maurice Duverger, Batı ülkelerinde uygulanan siyasi sistemleri 'yeni monarşi' olarak kabul edip,
'Cumhuriyetçi Monarşi' ismiyle nitelemektedir. Bu saptamaya göre, eski ve yeni monarşi arasındaki temel ayrım, farklı meşruiyet kaynaklarına dayanmalarıdır.
Haber: ÜMİT KARDAŞ / Arşivi

Fransız anayasa hukukçusu Prof. Maurice Duverger, Batı ülkelerinde uygulanan siyasi sistemleri 'yeni monarşi' olarak kabul edip,
'Cumhuriyetçi Monarşi' ismiyle nitelemektedir. Bu saptamaya göre, eski ve yeni monarşi arasındaki temel ayrım, farklı meşruiyet kaynaklarına dayanmalarıdır.
Eski monarşilerde hükümdar öteki insanlardan üstün olması nedeniyle emretme yetkisine sahiptir. Buna karşı cumhuriyetçi monarşi (yeni monarşi) eşitlik kavramına dayanır. Seçilen hükümdar, onu seçen vatandaşlar gibi insandır, aynı özdendir, onlardan aldığı yetki ile onlar üzerinde bir kısım yetkiler kullanır. Kendisini seçenlere yine onlar adına hükmeder. Ancak bu ilkesellik, uygulamada genellikle bozulur. Başkanlar ve başbakanlar, kendilerini üstün varlık olarak duyumsamaya ve göstermeye başlarlar.
Roma Cumhuriyeti'nde bir zaferden sonra Kapitol tepesine çıkan konsüllerin yanında bulunan görevlilerin, durmadan kendilerine, 'Unutma sen de bir insandan başka bir şey değilsin' uyarısında bulunmaları ilginçtir. Bugün bu uyarıyı yapacak görevlilere hâlâ gereksinmemiz bulunmaktadır.
İki sınırlama
Cumhuriyetçi hükümdarın önünde iki sınır vardır. İlki, onun seçimle başa geçmesidir. Bu seçimin sonucu geçicidir, belirli aralıklarla yenilenecektir. Yurttaşların güvenini yitirmeme zorunluluğu, seçilmiş hükümdarları (başkan veya başbakan) sınırlar.
İkinci ise, cumhuriyetçi hükümdarın karşısında her zaman yine halk tarafından seçilmiş bir parlamentonun bulunmasıdır. Parlamento onu denetler ve sınırlar.
Amerika, İngiltere ve Fransa'nın siyasi sistemleri birbirinden farklıdır. Amerika'da başkanlık, İngiltere'de parlamenter, Fransa'da yarı başkanlık sistemi bulunmaktadır. Üç sistemin de nabzı Duverger'nin belirttiği gibi 'seçimle gelmiş bir hükümdar'da atar. Parlamento bir denge ağırlığı görevini taşır.
a) İngiliz parlamenter sistemi:
İngiltere'de tarihsel gelişim içinde özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında parlamentoda parti disiplini gelişmiştir. İki partili yürüyen bu sistem nedeniyle milletvekili seçimleri başbakanlık seçimleri durumuna gelmiştir. Bu da başbakanın başkan bulunduğu disiplinli çoğunluk partisi aracılığı ile parlamento üzerinde geniş bir otoriteye sahip olmasını sağlamıştır. Bu sistem, cumhuriyetçi monarka Amerikan başkanından daha geniş bir yetki vermektedir.
Amerika'da başkan, yapmak istediği reformları Kongre'ye kabul ettirmekte zorlanabilir. İngiltere'de ise başbakanın önerdiği yasalar meclis çoğunluğunca kabul görür. Bu nedenle İngiliz Parlamentosu, yürütmenin bir denge ağırlığı olmaktan çıkmıştır. Parlamento yürütmenin araçlarından biridir. Ancak parlamento, azınlığın serbestçe konuşmasını ve yürütmeyi açıkça ve sürekli eleştirmesini sağlayarak denge oluşturur. Bunun sonucu olarak yasama ile yürütme karşı karşıya gelmez. Başbakan ve ona bağımlı çoğunluk ile muhalefet karşı karşıya gelir.
Güçlü ama demokratik
İngiltere'nin seçilmiş hükümdarı, Amerikan başkanına göre daha güçlü olmakla birlikte, bu güç daha çok demokratiktir. Çünkü bu güç, iyi örgütlenmiş büyük bir siyasi parti aracılığıyla ortaya çıkmakta ve yurttaşlarla sürekli ilişkiler sürdüren yüz binlerce militana dayanmaktadır. Yöresel örgütler, kongreler, komiteler ile parti üyeleri başbakan üzerinde etkili olurlar. İngiliz başbakanı, Amerikan başkanı gibi uzmanların oluşturduğu bir teknik yapı tarafından hazırlanmış projelere göre karar vermez. Aksine parti yöneticileri ve partiye bağlı halk örgütlerinin oluşturduğu siyasal bir teknik yapı içinde karar verir.
Yeni parlamentarizim olarak isimlendirilen bu sistemi, İngiltere'nin yanı sıra Avustralya ve Yeni Zellanda uygulamaktadırlar. Yeni parlamentarizme yakınlaşan diğer ülkeler ise Belçika, Norveç ve Danimarka'dır.
Başarı koşulları
İngiltere örneğinden çıkarılacak sonuç şudur: Sistemin başarısı ve gücü, sistemin başındaki kişinin başkan ya da başbakan, diğer bir deyişle
'cumhuriyetçi monark' olmasından ileri gelmemektedir.
Sistemin başarısı ve gücü, disiplinli ve güçlü iki partiye sahip olması ve bu partilerin iç işleyişlerinde demokratik kültür ve kuralların geçerli olması ve yine halkla bütünleşen, halkın nabzını tutan örgütsel mekanizmalara, iletişim kanallarına sahip olarak parti üyelerinin, yönetiminin ve başkanının demokratik bir şekilde karşılıklı etkileşimlerinden kaynaklanmaktadır.
b) Amerikan başkanlık sistemi:
Avrupa sistemi siyasi örgütlerle sınırlanmış bir monarşi eğiliminde olmasına karşılık, Amerikan sistemi, kişisel iktidara dayanan bir monarşidir. Disiplinli partilerin bulunmaması, Amerikan sisteminin zaafıdır. Bu zaafiyet kongrenin çalışmasını etkiler. Partiler, Başkanlık seçimleri kampanyası dışında boş çerçevedirler ve milletvekilleri kendi bildikleri gibi hareket ederler. Kongre üyeleri, genellikle yürütmeye direnç gösterirler. Bu durumda yürütme, gerekli yasa tasarılarını Kongre'den geçirmekte zorlanır. Oysa Avrupa çoğunluk sistemlerinde parlamentoların kabul ettiği tasarıların tamamına yakın bir kısmı hükümet önerileridir. Amerika'da ise oran yarıdan aşağı düşer. Kongre, başkanın bazı tasarruflarına, örneğin bürokrat atamalarına karşı çıkabilir ama yürütmeyi herhangi bir eyleme zorlayamaz. Yasama ve yürütme birbirilerini frenliyebilir ancak hızlandıramaz.
Başkan idari bir teknik yapı içinde, halktan uzak bir kapalılık ortamında uzmanlarla çalışarak karar alır. Oysa Avrupa'da cumhuriyetçi hükümdarlar, salt idari bir teknik yapı içinde değil, partinin yönetici kadrosu ve ona bağlı politik bir teknik yapı içinde karar alırlar. Bu politik teknik yapı, halkçı örgütlerin milyonlarca militanı anlamına gelebilir. Amerika'da uzmanlardan ve yöneticilerden oluşan idari teknik yapı halkla Başkan aracılığıyla ilişki kurar. Oysa Avrupa'da halkla ilişkiler demokratik bir teknik yapı tarafından denetlenir ve hükümet başkanı halkın tepkilerini göz önünde bulundurur.
Federalizmin etkisi
Görülmektedir ki Amerika'da uygulanan prezidansiyel monarşik sistem, bu ülkenin federal yapısının bir gereği olarak ortaya çıkmış bir sistem olup, Avrupa'daki parlamenter monarşiden daha etkisizdir. Söz konusu sistemin Amerika'da yürümesini sağlayan şeyse, yargı erkinin sisteme egemen olmasıdır. Güçlü bir yargı denetimi bireylere devlete karşı önemli bir güvence sağlamıştır. Başkanlık sisteminin başka bir ülkede uygulanma şansı zayıftır. Hele yargının hafife alınıp, güçsüz kılındığı ülkelerde bu sistem kolaylıkla otoriter bir rejime dönüşür. Bu sistemin Güney Amerika ülkelerinin bazılarında görüldüğü gibi başkancı sisteme dönüşme tehlikesi vardır.
c)Fransız yarı başkanlık sistemi:
Bu sistemin karşılaşabileceği en önemli zorluk, genel oy ile seçilen başkan ile çoğunluğa dayanan başbakan arasındaki yetki bölüşümüdür. Yeni parlamenter sistemde başkan yoktur. Yarı başkanlık sistemi ise başkan ile başbakanı karşı karşıya getirmektedir.
Bütün yarı başkanlık sistemlerinde 'diyarşik' (iki krallı) bir karakter vardır. Çünkü hükümet etme yetkisi iki kişi arasında bölüşülmüştür. Bu durum sistemi iki kralın çekişmesi sonucuna götürebileceği gibi, biri lehine işleyen monarşiye de götürebilir. Bu sistem de belirlenen diğer bir sonuç da amaçlanan güçlü başkandan çok, her şeyi yapabilecek güçte bir başkanın ortaya çıkmasıdır.
Yürütme, yasama aleyhine güçlenirken; başkan, başbakandan güçlü kılınmış, 'egemen olmayan bir parlamento' yerine 'egemenlik altına alınmış bir parlamento' yaratılmıştır. Fransa'da ortaya çıkan bu durumun nedeni, daha önceki cumhuriyetlerden edinilen deneyimler olmuştur. 1875-1940 ve 1945-1958 yılları arasında olduğu gibi hükümetleri istediği anda değiştirebilecek ve devlete boyun eğdirebilecek olan meclise söz geçirebilmek için, kurallar ve sınrlamalar konulmuştur. Oysa klasik parlamenter sistem yerini çağdaş bir parlamento sistemine bıraktığından, artık tehlikenin kaynağı çok güçlü meclisler olmayıp, çok zayıf meclislerdir.
Öneriler
Türkiye'nin siyasi sistemine ilişkin tarihsel birikim ve geleneksel çizgi klasik parlamenter sisteme uygun bir seyir izlemiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan parlamenter sisteme açılış çabaları, Kurtuluş Savaşı sırasında ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında uygulanan 'meclis hükümeti sistemi' dönemi hariç olmak üzere, istikrarlı bir çizgi izlemiştir. 1924 Anayasası döneminde yürütme yasamanın bir türevi durumundayken, bugün gelinen çizgide yasama-yürütme dengesi bir ölçüde sağlanmıştır.
Kanımızca 1982 Anayasası ile yürütmenin başı olarak cumhurbaşkanının yetkilerinin artırılması yerinde olmamıştır. Yetkileri geniş olan bir cumhurbaşkanının uzlaştırıcı, tarafsız ve uyarıcı olması beklenemez. Türkiye'nin bulunduğu nokta yasama-yürütme arasında güvenoyu-fesih dengesine ve karşılıklı etkileme-işbirliği esasına dayanan çağdaş parlamenter sisteme yakındır. Tarihsel gelişim, çağdaş parlamenter sistem yönündedir.
Ancak bugünkü sistemin en zayıf ve parlamenter sisteme, demokrasiye en aykırı yanı, askeri gücün MGK yapılanması ile yürütmeye ağırlık koyup, yetki kullanması ve bunun sonucu olarak da yasama organını etkilemesi olasılığıdır. Yine güçlü bir yargının bulunmayışı da sistemi zayıflatmaktadır. Bu zayıflıklar giderildiği takdirde, İngiltere örneğinde olduğu gibi, çağdaş parlamentarizmi uygulama şansı olabilir. Ancak bu sistemin uygulanabilirliği de parti içi demokrasisi işleyen, güçlü ve disiplinli iki büyük partinin varlığına bağlıdır. Güçlü başbakan (monark), çevresindeki uzman ve yöneticilerden oluşan idari teknik yapı içinde kalmayacak; ayrıca parti organlarının halk örgütleri ile birlikte politika ürettikleri ve halkın nabzının tutulduğu demokratik bir siyasi teknik yapı içinde karar verecektir. Öngörülen sistem yasama yürütme ayrılığına değil, iktidar - muhalefet ayrılığına dayanacaktır.
'Kurtarıcı' arayışı
Sonuç olarak, Türkiye çağdaş parlamenter sisteme yakın bir noktada durmaktadır. Ancak bu noktaya ulaşması partilerin gücü ve işleyişi ile doğrudan bağlantılıdır.
Bu nedenle, partilerin dağınıklıktan kurtularak sağda ve solda olmak üzere iki büyük partinin yer alması zorunludur. Ayrıca bu iki büyük partinin güçlü, demokratik, disiplinli, ve halkla iletişim kanallarını sonuna kadar açık tutacak bir organizasyona sahip kılınması yaşamsal önemdedir. Kitle bilinci, kurtarıcı arama özlemi içinde olabilir. Nitekim Osmanlı'dan bu yana ülkemizde 'Çok yaşa', 'Kurtar bizi' sloganları sosyal psikolojiye egemen olmuştur. Baba lider anlayışının mucizevi bekleyişleri barındırdığı açıktır. Halkın doğrudan seçtiği liderin halkın bağrından çıktığı, halkın sesi ve egemenliğin temsilcisi olduğu anlayışı milyonlarca sesin tek bir sese indirgenmesi sonucunu doğurabilir.
Ümit Kardaş: Avukat, emekli yargıç albay