'Çözümsüzlük çözümdür' politikasının mirası üstüne

'Çözümsüzlük çözümdür' politikasının mirası üstüne
'Çözümsüzlük çözümdür' politikasının mirası üstüne

İLÜSTRASYON: TURGAY TÜYSÜZ

Kıbrıs'ta çözümsüzlük siyasetinin bıraktığı mirasın federal bir devlet kurmak için uygun bir miras olmadığı açıktır.' Çözümsüzlük çözüm değildir' diyenlerin veya çözüm için çalıştığını iddia edenlerin bu mirası reddetmeleri şart
Haber: NİYAZİ KIZILYÜREK / Arşivi

Bilindiği gibi, 2004 yılına kadar Türk tarafının izlediği siyasete ‘çözümsüzlük çözümdür’ siyaseti deniliyordu ama bu siyasetin tam olarak ne olduğu günümüzde pek hatırlanmıyor. Türk tarafı 1974’te ortaya çıkan statüyle Kıbrıs sorununu çözülmüş addediyor ve Kıbrıs Rum tarafı bu ‘gerçeği’ kabul edene kadar beklemeye niyetli görünüyordu ama durum bu kadar basit değildi.
Türk tarafının izlediği çözümsüzlük siyaseti uzun zamana yayılan müzakere süreçlerinde çıtanın giderek yükseltilmesine dayanıyor ve çıta her yükseltildiğinde ‘kazanılmış haklar’ ve ‘yeni gerçeklerden’ söz ediliyordu. Merdiven basamakları gibi giderek yükselen talepler dünya kamuoyu ve Kıbrıs Rum toplumu tarafından reddedilse de, Türk tarafı için ‘yeni bir durum’ yaratıyordu ve ‘geri dönüşü olmayan’ bir yolda ‘en yükseklere’
doğru tırmanılıyordu. Kısacası, Türk tarafı zamana yayılan çözümsüzlük siyasetiyle bir tür ‘Kıbrıs Müktesebatı’ oluşturuyor ve bunu da kamuoyuna yedirmeye çalışıyordu. Öyle anlaşılıyor ki, bu taleplerin nereden başladığı ve nasıl bir grafik çizdiği bugün pek hatırlanmıyor, ya da hatırlanmak istenmiyor. Bu yüzden, Kıbrıs sorununa çözüm arandığı bir dönemde çözümsüzlük siyasetinin nasıl kurgulandığı ve nasıl bir ‘miras’ bıraktığını özetlemekte yarar vardır. Bakıldığı zaman görülecektir ki, bu ‘miras’tan yola çıkıldığında, çözüme ulaşmak her zamankinden daha imkânsız olacaktır. 

Temmuz 1974
Türk tarafı, 1974 Temmuz’unda adaya Türk askeri ayak bastıktan hemen sonra yapılan 1’inci Cenevre görüşmelerinde ‘Kıbrıs’ta anayasal düzenin kurulması için görüşmeler yapmak’ fikrini benimsedi ve üç garantör ülke ile iki toplumun temsilcileri arasında yapılacak görüşmelerin amacının ‘anayasal düzene geri dönülmesi ve cumhurbaşkanı yardımcısının 1960 anayasası çerçevesinde göreve geri dönmesi’ olacağını benimsedi. Bu imza kısa bir süre sonra çiğnendi ve 2’inci Cenevre görüşmelerinde biri ‘çok-kantonlu’, diğeri de ‘iki-bölgeli’ federasyon anlayışına dayanan öneriler yapıldı. Her iki öneride de Türk tarafının idaresinde kalacak toprak oranı yüzde 34 olarak belirlendi.
1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD) kuruldu ve kuruluş amacının federal Kıbrıs devletinin bir kanadını oluşturmak olduğu açıklandı. Ayrıca, KTFD’nin kuruluşu, ‘1960 Anayasası, Kıbrıs Federal Cumhuriyeti’nin anayasası olarak değiştirilene kadar yapılmış bir düzenleme’ olarak sunuldu. Bugün işitmek bile istemediğimiz ‘Kıbrıs Anayasası’nın federal devletin anayasasına dönüştürülmesi fikri,  KTFD kurulurken kabul ediliyordu.
1975 yılında Kıbrıs’ta yapılan görüşmelerde Türk tarafı ilk önerilerini sundu. “İki toplumun bir arada yaşamasının uygun olmadığı tecrübeyle anlaşıldığına göre, Federal Devlete sadece bir federasyonun kurulabilmesi için gerekli olan ve devlet mekanizmasının işlemesini sağlayacak kadar yetki bırakılmalı, diğer bütün yetkiler Federe Devletlere ait olmalıdır” deniyordu. Kurulacak devletin kurumlarına katılımın da ‘sayısal eşitlik’ temelinde olması isteniyordu.
Aynı yıl Viyana’da yapılan görüşmelerde ise “Kıbrıs’ta Kıbrıs Türk Yönetimi ve Kıbrıs Rum Yönetimi olmak üzere, iki ayrı, farklı ve eşit yönetim vardır. Hareket noktamız da bu olmalıdır ve mevcut yönetimlerin hangi yetkileri devredeceğini konuşmalıyız” deniyordu. Ayrıca, tarafların katılımıyla oluşacak bir komisyonun ‘geçici hükümet’ olarak görev yapması da isteniyordu.

Denktaş-Makarios anlaşması
1977 yılında Denktaş-Makarios anlaşması imzalandı. Makarios ile Denktaş’ın imzaladığı  ‘Göstergelerin’ temel ilkeleri şunlardır:
1) Kıbrıs’ta iki-toplumlu, bağımsız, bağlantısız federal bir devlet kurulacaktır. 
2) Toplumların yönetimi altında bulunacak toprak oranı, ekonomik yaşayabilirlilik, verimlilik ve mülkiyet ilişkilerini dikkate alarak düzenlenecektir.
3) Serbest dolaşım, serbest yerleşim
ve  mülk edinme ve buna benzer somut konular görüşülürken, iki toplumlu federal sistemin temel yapısı ve Kıbrıslı Türkler açısından ortaya çıkacak olası pratik zorluklar dikkate alınacaktır.
4) Merkezi federal hükümetin yetki ve uygulamaları, devletin iki toplumlu karakterini gözeterek, ülkenin bütünlüğünü sağlayacak şekilde olacaktır. 
Denktaş-Makarios anlaşmasının imzalanmasından sonra iki taraf yeniden biraraya geldi ve 31 Mart-7 Nisan 1977 tarihleri arasında Viyana’da bir dizi görüşme yaptılar. Kıbrıs Türk tarafı masaya koyduğu önerilerde aşağıdaki temel görüşleri dile getirdi:
“Kıbrıs Türk Federe Devleti Kıbrıs Rum Yönetimi ile bağımsız, bağlantısız iki bölgeli federal bir Cumhuriyet kurmaya isteklidir ve iyi niyetle mevcut iki Yönetimin eşitliğine dayalı bir ortaklık (partnership) kurulmasını önermektedir.” (...)
Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin önerdiği federal sistemde -bu iktidar ortaklığı ancak iki eşit siyasi birimin siyasi eşitlik temelinde güç ve kaynaklarını (sources) merkezi federal yönetimde birleştirerek kurulabilir- ilk başlarda görece sınırlı bir alanda ama çeşitli yönetim dallarında birlikte çalışma öngörülmektedir. Bu bakımdan, ilk aşamada önerilen ve tamamen danışma niteliğinde olan Federal Hükümet’in fonksiyonları, iki toplum arasında güven ve işbirliği oluşunca, esaslı federal yetkilere dönüştürülebilir.”
Yukarıdaki paragraftan da anlaşılacağı gibi, Kıbrıs Türk tarafı 1974’ten sonra ileri sürdüğü ‘iki ayrı, farklı ve eşit yönetim’ temelinde çözüm formülünü yeniden tekrarlayıp, kurulacak federal devletin yetkilerinin son derece sınırlı olmasını ve toplumlararası güven sağlanınca, gerçek bir federal düzenin kurulmasını savunuyordu.
‘Evrim yoluyla federasyon’ (federation by evolution) olarak adlandırılan bu yaklaşım, Kıbrıs Rum tarafının sert tepkisine yol açtı.
1978 yılında yapılan görüşmelerde de aynı görüşler dile getirildi. İki ayrı ve eşit yönetimin varlığından yola çıkılarak, merkezi hükümete bırakılacak sınırlı yetkilerden ve kurulacak ‘Ortaklık Devleti’nden söz ediliyordu.

1979 anlaşması
18-19 Mayıs 1979 tarihlerinde, Lefkoşa’da BM Genel Sekreteri’nin gözetimi altında buluşan Denktaş ve Kiprianou 10 maddelik bir Yüksek Düzey anlaşması imzaladılar. Buna göre, taraflar 15 Haziran 1979 tarihinde görüşmelere başlayacak ve görüşmelerin zeminini Denktaş-Makarios Anlaşması oluşturacaktı. Adanın “kısmen veya tamamen başka bir ülkeye bağlanması, taksimin veya iki ayrı devletin oluşmasına karşı Kıbrıs’ın bağımsızlığı, bağlantısızlığı, toprak bütünlüğü ve egemenliği garanti altına alınacaktı.” Anlaşmada ayrıca, kurulacak devletin bütün yurttaşlarına insan hakları ve temel özgürlüklerin uygulanacağına da vurgu yapılıyor ve Maraş bölgesinin Kıbrıs sorununun çözümü beklenmeden bölgeden göç eden Kıbrıslı Rum göçmenlere açılması öngörülüyordu. Kıbrıs’ın askersizleştirilmesi ilke olarak kabul ediliyor ve görüşmelerde bu konunun ele alınıp tartışılacağından söz ediliyordu.
15 Haziran 1979 tarihinde başlayan ve 22 Haziran’a kadar süren görüşmelerde Türk tarafı, Kıbrıs’ta ‘iki ayrı ve eşit yönetim’ olduğunu ve kurulacak olan ‘federal’ devletin son derece sınırlı olacak yetkilerinin de bu yönetimlerden kaynaklanacağını ileri sürüyor, Kıbrıslı Türklerde kalacak toprağın yüzde 33 oranında olmasını istiyor ve Kıbrıs Türk yönetimi altında ya hiç,
ya da çok az Kıbrıslı Rum’un yaşayabileceğini savunuyordu. Maraş konusunda da hiç bir ilerleme olmadı.
Kurt Waldheim son bir çabayla masaya bir ‘Değerlendirme Raporu’ koydu. Rapor iki tarafça da reddedildi. Türk tarafı altı üyeden (Annan Planı’nda olduğu gibi, iki Türk, dört Rum) oluşacak Federal Konsey fikrini benimsemişse de, Kıbrıs Türk federe devletinin üçüncü taraflarla anlaşma yapma hakkını talep ediyor,
adanın askersizleştirilmesine karşı çıkıyor, temel hak ve özgürlüklerin uygulanmasına itiraz ediyordu.
Kurt Waldheim’dan sonra göreve gelen Perez de Cuellar, Waldheim’ın bıraktığı yerden uzlaşma arayışlarını sürdürürken, Türk tarafı yeni şartlar ileri sürdü: Kıbrıs Türk toplumunun ‘Kıbrıs Türk halkı’ olarak tanınmasını ve Kıbrıs’ta ‘eşit siyasi statüye sahip iki ayrı halkın varlığının kabul edilmesini’ istiyordu.  

KKTC’nin ilanından sonra
KKTC’nin ilanından sonra iki-devletli çözümden bahsetmeye başlayan Türk tarafı, Vasiliou-Denktaş görüşmelerinde Kıbrıs Türk toplumun ‘Kıbrıs Türk halkı’ olarak tanınmasını yenileyerek, ek bir talepte daha bulundu ve ayrı self-determinasyon hakkının tanınmasını istedi.
Gali Fikirler Dizisi’nin başarısız olmasından sonra 1997 yılında başlayan görüşmelerde Türk tarafı çıtayı biraz daha yükseltti ve “KKTC’nin tanınması, iki devletli çözüm ve Türkiye AB üyesi olana kadar Kıbrıs’ın AB’ye üyelik müzakerlerinin dondurulması gibi talepleri gündeme getirdi. Aynı yıl KKTC-Türkiye, 1998 yılında da Denktaş ile Demirel arasında imzalanan deklerasyonlarda “Kıbrıs’ta bugün eşit iki ayrı halk, devlet ve demoktratik yönetim mevcuttur. Kıbrıs’taki bu gerçekler ile Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakları kabul edilmedikçe kalıcı bir çözüme ulaşılamaz” deniliyordu. Böylece, Birinci Cenevre görüşmelerinde Türk tarafının dile getirdiği ‘Kıbrıs’ta fiilen iki muhtar idare vardır’ tezinden, yavaş yavaş ‘iki halk, iki ayrı demokratik yönetim ve iki devlet’ tezine gelindi.
6 Ocak 2002 tarihinde Rauf Denktaş ile Glafkos Kliridis arasında başlayan doğrudan görüşmelerde ise Türk tarafı aşağıdaki önerilerde bulundu:
İki egemen devlet arasında yapılacak bir anlaşma sonucu yeni bir devlet kurulacak; İki egemen oluşturucu devletten ‘ortak devlete’ sınırlı egemenlik transferi yapılacak, geri kalan egemenlik hakları oluşturucu devletlere bırakılacak ve buna, başka devletlerle ticaret, ekonomi ve kültür alanlarında anlaşma yapma hakkı da dahil
olacak; ortak devletin kurumlarına sayısal eşitlik temelinde katılım olacak, ortak devlet için dönüşümlü başkanlık
sistemi uygulanacak; Garanti ve İttifak Anlaşmaları devam edecek ve Kıbrıs’ta Türk ve Yunan askerleri bulundurulacak. Mal sorunun takas ve tazminat yoluyla çözülecek. Ayrıca, Kıbrıs’tan Türk askerlerinin çekilmesi konusunda görüşme yapılamayacağı, bu konunun Türkiye’nin yetkisi dahilinde olduğu da ileri sürüldü. Yukarıdaki konularda anlaşma sağlanmadan toprak konusunda özlü görüşmelerin olamayacağı da belirtiliyor ve ayrı egemenliğin kabul edilmesi durumunda, toprak tavizi verilebileceği ima ediliyordu.
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız çözümsüzlük siyasetinin bıraktığı mirasın federal bir devlet kurmak için uygun bir miras olmadığı açıktır. ‘Çözümsüzlük çözüm değildir’ diyenlerin veya çözüm için çalıştığını iddia edenlerin bu mirası reddetmeleri şarttır. Aksi halde, Türk tarafının müzakere masasında çözüm istemeyen taraf olarak görüldüğü eski günlere dönmek işten bile değildir...

Niyazi Kızılyürek: Sosyolog