Çözümsüzlük Kıbrıs'ın prangası

Cunta-EOKA-B darbesinden ve Kıbrıs'ın Türkiye tarafından işgalinden 30 yıl sonra 'Kıbrıs sorunu' hâlâ çözülebilmiş değil. Çözüm perspektifi de çok uzakta.
Haber: Fİlİppos Savvİdİs / Arşivi

Cunta-EOKA-B darbesinden ve Kıbrıs'ın Türkiye tarafından işgalinden 30 yıl sonra 'Kıbrıs sorunu' hâlâ çözülebilmiş değil. Çözüm perspektifi de çok uzakta.
Genelde, Kıbrıs konusuna sadece jeopolitik ve uluslararası boyutları çerçevesinde yaklaşılıyor. Neyse ki son yıllarda, sorunun toplumlar arası boyutunun da derinlemesine analizi için ciddi çabalar sarf ediliyor.
Ancak sorunun, analizi yeterince yapılmamış ve son derece 'tabu' bir başka boyutu da var. Siyasi-sosyal boyut. Yani, Kıbrıs devletinin siyasi ve sosyal gelişimi üzerinde Kıbrıs sorununun etkisi.
Kıbrıs sorununun siyasi sistem üzerinde, aynı zamanda da Kıbrıs toplumu üzerinde etkileri neler? Konu, kurumların gelişmesini ve ülkenin siyasi kültürünü ne kadar ve hangi yönde etkiledi?
Kanımca, Kıbrıs sorununun yıllarca sürmesi Kıbrıs'ın siyasi-sosyal yapılarının gelişmesini olumsuz etkiledi, toplumu geride, uluslararası ve Avrupai gelişmeleri izlemekte güçsüz bıraktı. Toplumu 'içine dönmeye', moral bozukluğuna, sistematik olarak kendi kendisiyle uğraşan 'taşralı' bir siyasi kültüre sahip olmaya yöneltti.
Böylece, hızla gelişen, küreselleşen dünyayı yakalamak, sorunlarla etkili biçimde baş etmek için gerekli refleksler yeterince geliştirilemedi. 'Kıbrıs sorununun', ülkenin bütün siyasi, sosyal hatta ekonomik boyutlarını 'sömürgeleştirmiş' olduğunu söylersek abartmış olmayız. Kıbrıs sorununa doğrudan ya da dolaylı olarak atıfta bulunulmadan hiçbir şey tartışılmıyor: Her konu Kıbrıs sorununa bakış açısı çerçevesinde değerlendiriliyor ve ön plana çıkarılıyor.
Kıbrıs konusunun bu 'hegemonyası' bir dereceye kadar anlaşılabilir. Öte yandan sorun, toplumda ve kurumlarda derin değişikliklerin yapılmaması için bahane olarak kullanıldı, bu da devletin çağdaşlaşmasına engel oldu. Aynı zamanda, yıllar boyunca, gazetecilikte, politikada, akademik çevrede ve başka çevrelerde kariyer için 'fabrika' gibi kullanıldı, sorunun çözülmesiyle tehlikeye girecek çıkarlar yarattı.
Buna paralel olarak, Kıbrıs Rum toplumunda, merkezinde Kıbrıs konusunun bulunduğu yeni ayrım çizgileri yaratıldı. En son ayrım, Annan Planı'na 'Evet' diyenler ile 'Hayır' diyenler arasında. Bu, 1960-1974 yıllarında yaşadığımız bölünmüşlük dönemine tehlikeli bir geri dönüş.
Bütün bunlar, işgalden sonraki ekonomik mucizeye rağmen, Kıbrıs devletinin ve toplumunun özlü biçimde kalkınmasını ve olgunlaşmasını geciktirdi. Böylece, siyasi kültür ve davranış hâlâ 1960-1970 mantalitesinde kaldı.
Sonuç olarak, Kıbrıs AB'nin tam üyesi olarak Avrupa'daki faaliyetlere özlü biçimde katılamıyor. Lefkoşa'nın, ortak tarım politikasından Avrupa'nın geleceğine kadar bütün konulara Kıbrıs sorununun merceğinden yaklaşmakta ısrar etmesi Kıbrıs'ın marjinalleşmesine neden oluyor ve onu gelişmelerin basit bir gözlemcisi konumuna getiriyor.
Kıbrıs toplumunda, iddialı biçimde ilerlemesi için gerekli 'maya' var. Bu nedenle, Kıbrıs sorununun yakında çözülmesi sadece etik değil, siyasi gereklilik de oluşturuyor. Ayrıca, çözüm toplumun ve kurumların çağdaşlaşması, böylece de Kıbrıs devletinin gerçekten olgunlaşması ve kendisine düşen rolü birleşmiş Avrupa'da oynaması için de kesinlikle gerekli. (Yunan gazetesi To Vima, 20 Temmuz 2005)