Cumhuriyet ülküsü ve AB

Çılgın bir geceydi. Bir kader gecesiydi. Fırtınalıydı. Heyecanlıydı. Uzundu. Beklenenden ve gerekenden çok daha uzun. Günün hikâyesi oldukça sıkıcı bir film gibi gelişmişti.
Haber: BAHADIR KALEAĞASI / Arşivi

BRÜKSEL - Çılgın bir geceydi. Bir kader gecesiydi. Fırtınalıydı. Heyecanlıydı. Uzundu. Beklenenden ve gerekenden çok daha uzun. Günün hikâyesi oldukça sıkıcı bir film gibi gelişmişti. Son sahnenin açılışı ise sevinçli, biraz da gerçeküstü oldu.
3.5 Ekim
Gecenin ilerleyen saatleri. Takvim çoktan 4 Ekim 2005 olmuş. Fakat resmi saat gece yarısında durduğu için, 3 Ekim günü uzatmalarla sürmekte. İki gündür beklenen an gelmek üzere. Batı Avrupa'da, Ren Havzası ile Atlantik Okyanusu arasında ormanlık bir bölge. Lüksemburg Dukalığı'nda, kent dışına doğru bir yerde, hangardan bozma bir bina grubu. Bir tarafta AB Bakanlar Konseyi toplanıyor, diğer tarafta uluslararası medya merkezinde yüzlerce gazeteci, yorumcu, gözlemci ve kamera.
Haber geliyor, herkes dışarı çıkıyor. Karanlık bir gece. Kapıyı aydınlatan ışığın altında Büyük Britanya'nın dışişleri bakanı Jack Straw, AB Dönem Başkanı sıfatıyla beklenen konuğu karşılama duruşuna geçiyor. Yanında AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Javier Solana ve genişlemeden sorumlu AB Komisyonu üyesi Olli Rehn. Yerde kırmızı halı. İki tarafta medya merkezinden taşan kalabalık. Önlerinde boş, geniş ve loş bir otopark alanı.
Bir süre sonra uzakta bir otomobil kafilesinin ışıkları beliriyor. Yavaş yavaş, otoparkta döne döne yaklaşıyorlar. En öndeki otomobilden Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Devlet Bakanı Ali Babacan çıkıyor. Peşlerinden son iki günün muzaffer diplomatları. Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakereleri başlıyor. Tarih 3.5 Ekim. Hikayenin ayrıntıları 3 ile 4 Ekim arasındaki buçukuncu sanal zaman diliminde gizli.
Aynı hikâye, yeni cilt
İki uzun günün değil, 40 uzun yılın hikâyesinde bir cilt tamamlanıyor. Son sayfa çevriliyor. Artık yeni bir cilt, yeni bir dönem. Yeni atılımlar, sorunlar, sıkıntılar, inişler ve yükselişler. Drama devam ediyor. Dünya dönüyor.
Türkiye 3 Ekim 2005 günü Cumhuriyet tarihinin en önemli aşamalarından birini geride bıraktı. Yıl 1923 değil tabii ki. Ankara'da büyük deha Mustafa Kemal, Lozan'da İsmet Paşa, karşısında Lord Curzon yok. Zaten Büyük Britanya artık bir sömürge imparatorluğu değil. Geride kalan bir Sevr faciası da yok. Türkiye, muazzam bir imparatorluk tarihinin son nefesinde efsanevi bir mücadele sonucunda doğmuş bir ulusun genç cumhuriyeti olduğu yılları geride bıraktı. Dünya sahnesinde gücünü, saygınlığını, kalıcılığını ispatladı.
Bu arada Avrupa Türkiye'nin dışında kaldığı bir dünya savaşı daha yaşadı. Yıkıldı ve yeniden kuruldu. Savaşın küllerinden Avrupa Birliği çıktı. Dünya dönmeye devam ederken, uluslararası dengeler de değişmeye başladı. Soğuk Savaş bitti. Teknolojik gelişmeler çağ üstüne çağ atladı. ABD lider, Japonya hep zengin, Çin, Hindistan yükselişte, Rusya, Brezilya takipte, Avrupa hâlâ güçlü fakat ekonomik büyüme sıkıntısında.
Ülkü ve hedef
Şimdi küresel ekonomik ve siyasal önderliğini canlandırmaya çalışan bir Avrupa Birliği ile, cumhuriyet ülküsü ile AB üyeliğini bağdaştırma çabasındaki bir Türkiye var. Ülkü ve hedefin birlikteliğini başardığı derecede dünya sahnesinde yükselebilecek bir Türkiye.
Cumhuriyet'in kuruluş felsefesindeki 'muasır medeniyet' ülküsünün temel etkenleri zamanaşımına uğramadılar: laik hukuk düzeni ve eğitim, ekonomik girişimcilik, Batılı toplumsal işleyişi amaçlayan inkılaplar ve o dönem için dünya ölçeğinde son derece ilerici bir cesaretle çoğulcu demokrasiye geçiş çabaları.
Bu noktada birçok soru yayılıyor ülkenin gelecek ufkuna:
- Avrupa Birliği üyeliği tek seçenek mi?
- AB'ye üyeliğe giderken, ülkedeki siyasal istikrardan olabilir miyiz?
- AB üyeliğinin koşulları Cumhuriyetimizin temel ilkelerini, laikliği, ulusal bütünlüğü ve hatta demokrasiyi zayıflatabilir mi?
- AB üyeliği sayesinde demokrasimizin istikbali güvence altına mı giriyor?
- Ekonomik olarak AB, Türkiye'yi bir arka bahçe durumuna düşürebilir mi?
- Avrupa Birliği üyeliği süreci sayesinde Türkiye yabancı sermaye ve ekonomik kalkınma patlaması mı yaşayacak?
- AB içinde Türkiye'yi müstakbel bir tam üye olarak isteyenler yeterince güçlü mü?
- AB içinde Türkiye'yi müstakbel bir tam üye olarak istemeyenler yeterince güçlü mü?
Evet. Bu ve benzer soruların yanıtı 'Evet.'
Yanıtların içi
Çelişki hepsinin yanıtının aynı olmasında değil. Sorulara temel olan analitik çerçeve çelişkilerden oluşuyor. Bu nedenle yalnızca 'evet' değil, ayrıca 'fakat', 'çünkü' ve 'eğer' ekleyerek yanıtları irdelemek gerekiyor:
- Evet, fakat Türkiye'nin geleceği açısından asıl belirleyici olan bu soruların meşruiyeti değil. Önemli olan, yanıtların hangi akılcılık derecesine, somut verilere ve uzak görüş açısına dayanacağı. Bazı basit ve bariz soruların yanıtlarının karmaşık ve çok boyutlu olduğunu kabullenmek gerekiyor. Durağan değil, devinimli bir yaklaşım gerekiyor. Ne tarih tekerrürden ibarettir, ne de böyle gelmiş böyle gider.
- Evet, çünkü 1923'lerden, hatta MÖ 1923'lerden beri değişmeyen bir kural var: ülkelerarası ilişkileri güçler dengeleri belirliyor. AB üyeliği hedefi Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından çok önemli. Dünya sahnesinde Türkiye'nin bulunduğu bölgede güçler dengesi halen Avrupa'nın lehine. AB'ye girmeyen, karar alma masasına tam üye olarak oturamayan bir Türkiye, dışında kaldığı bu sisteme tabi olmak zorunda kalır. Uydulaşır. Fiilen egemenlik kaybına uğrar. Dış politikadan uluslararası ekonomiye, bilimsel ve teknolojik yeniliklerden, toplumlararası işbirliği programlarına uzanan bir yelpazede kaybeder. Bir alternatif olarak görünebilecek Avrasya eksenindeki diğer ülkelerin de gözünde itibar kaybeder. Zira bu ülkelerin de en önemli siyasal ve ekonomik ortağı AB ve Türkiye'yi kendilerine Avrupa kapılarını açan bir güç gibi görmek istiyorlar. Tıpkı İspanya'nın Latin Amerika, İngiltere'nin Commonwealth, Fransa'nın Francophonie ve Almanya'nın Doğu Avrupa ülkeleri için olduğu gibi.
- Evet, eğer AB ve Türkiye'deki olası olumlu veya olumsuz gelişmeler birer senaryo olarak dikkate alınırsa. Bu süreci doğru kullanabilen bir Türkiye güçlenir; güçlendikçe hedefe yaklaşır. Cumhuriyet ülküsünü koruyabilen bir Türkiye güçlenir ve AB hedefine ulaşır.
Siyasal istikrarın önemi
Siyasal istikrarını kaybeden, ekonomik büyümesini sürdüremeyen ve toplumsal çatışma gediklerini kapatamayan bir Türkiye, cumhuriyet ülküsünü kaybeder, AB hedefine de ulaşamaz. Türkiye güçlendikçe, AB içinde Türkiye lehine eğilimler yükselir, zayıfladıkça karşıt güçler etkili olur. Ya hedef ve ülkü doğru sinerjiyi yaratır. Ya da bir kısırdöngü içinde erirler.
Özetle, Türkiye AB hedefinden bağımsız olarak zaten her ülkenin ilerlemesi gereken alanlarda başarı göstermeli: laik demokrasi, kadın hakları, insan hakları, hukuk devleti, bağımsız yargı, ekonomik büyüme, gelir dağılımı dengeleri, bölgesel ve kırsal kalkınma, eğitim, bilim, bilgi toplumu, çevreyi koruma...
Bunların her biri Türkiye için birer ulusal onur ve çıkar meselesi. Ancak bu yönde güçlenen bir Türkiye AB üyeliği yolunda ilerleyebilir. Mevzuat uyumunu başarır, Kıbrıs sorununda ağırlığını koyar, Ermeni diasporasının savlarını aşar, karşıt lobileri etkisizleştirir, AB kamuoyu etkenini olumluya çevirir. Zamanı geldiğinde AB üyeliği kararını, o zamanki AB'nin hâlâ ekonomik ve siyasal açıdan bir çekim merkezi olup olmamasına göre bağımsızca verebilir. Cumhuriyet ülküsü gerçekleştikçe, AB hedefi yakınlaşır.
Değişmez tartışma
'Çılgın Türkler' belki de doğru bir toplumsal psikoloji tanımı. Belki de bazı yönleri hiç değişmeyen bir tartışma içindeyiz:
"Milletvekilleri soluk almak için Millet Bahçesi'nde oturuyorlardı. Konu Avrupa'ydı... Yakup Kadri edebiyat yapmadan duramadı: 'Hep güneşi kovalamışız'. Evet, güneşi kovalayarak, yurt, devlet, hanedan, din, alfabe değiştire değiştire, Orta Asya'dan Küçük Asya'ya, Anadolu'ya gelmişiz, ancak burada sükûn bulabilmişiz. Biz Batı Türkleriyiz. Müttefiklerin oburluğu, niyetleri, Sevr, Yunanlıların vahşeti, bazı arkadaşlarımızın duygusal Doğuculuğu, dar görüşlü din çevrelerinin tutumu, tarihin bu 2 bin yıllık akışını tersine çevirmeye yetmez. Çevirmeye çalışanlar başlarını tarihe çarparlar. Bu gerçeği de asla unutmamalıyız. Üçüncü büyük tehlike de bunu unutmaktır." (Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, s. 158)