Daha fazla demokrasi

Başbakan'ın Diyarbakır'da yaptığı konuşmaya ilişkin tartışma ve eleştiriler, başladığı gibi, bütünüyle sorunun tanımlanması çerçevesinde sürüyor.
Haber: NEVAL OĞAN BALKIZ / Arşivi

Başbakan'ın Diyarbakır'da yaptığı konuşmaya ilişkin tartışma ve eleştiriler, başladığı gibi, bütünüyle sorunun tanımlanması çerçevesinde sürüyor. Bir yandan, hükümet dahil tartışmaya taraf olanların bu sorunun çözümüne ilişkin bütünsel bir programlarının olmaması, diğer yandan sorunu ister Kürt, ister Güneydoğu, ister terör sorunu olarak adlandıran kişi ve kesimlerin 'daha fazla demokrasi' ile neyin kast edildiği sorusu çerçevesinde demokrasi, insan hakları, güvenlik, barış vb. kavramları gerçek anlamlarından, tarihsel bağlam ve unsurlarından uzak, birbirlerine karşıtmış gibi içeriklendirmeleri, konuya ilişkin gerilimi yüksek, büyük bir anlam kargaşası yaratmış durumda.
Çözüm, hükümete bağlı
Buna rağmen, çözümün hassas ve kırılgan dengeler üzerinde oluşturulabileceği gerçeği ve bu gerçeğin yüklediği sorumluluğun ağırlığı altında bugüne kadar tartışılamaz, üstlenilemez, ancak bir yerlere havale edilebilir görülen bu sorunun en üst düzeyde dillendirilmesi, son dönemlerde artan saldırılarla 'Yeniden başa mı dönülüyor' tedirginliği ve korkusunu yaşayan toplumda, 'barış içinde birlikte bir çıkar yol bulmanın' mümkün olabileceğine ilişkin umutları artırdı.
'Daha fazla demokratikleşme' söyleminde bulunan iktidar, bu umutları gerçekleştirebilecek mi? Cevap, bu söylemin gereklerinin yerine getirilip getirilmemesine bağlı. Bu gerekliliklerin neler olabileceğine -'daha fazla demokrasi'nin nasıl bir anlayış, tutum ve pratiğe karşılık geldiğine- en güncel örneği, tartışılan sorunla doğrudan ilgili olan Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zaraların Karşılanması Hakkında Yasa oluşturmakta.
Türkiye bu yasayı çıkarmayı, 'AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı'nın 'İnsan Hakları İhlalleri Sonuçlarının Düzeltilmesi İmkânlarının Güçlendirilmesi' başlığı altında taahhüt etmişti. 27.07.2004'te yürürlüğe giren yasanın amacının; 'Terörle Mücadele Kanunu'nun 1, 3 ve 4. maddeleri kapsamına giren eylemler veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle (köyleri boşaltılan) zarar görenlerin, zarar tespit komisyonlarına başvurarak, uğradıkları maddi zararları tazmin ettirmelerinin sağlanması ve buna ilişkin usullerin düzenlenmesi' olduğu ifade edilmiştir.
Yasa ne diyor?
Ancak yasa, bir bütün olarak maddeleri, gerekçeleri ve uygulamasıyla birlikte değerlendirildiğinde amacın, belirtilen faaliyetler nedeniyle zarar gören insanların uğradıkları maddi zararlarını olabilecek en ekonomik(!) şekilde giderip, onlardan sulhname almak, böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AHİM) gitmelerini önlemek olduğu açıkça görülecektir.
Yani yasa; Türkiye'nin, terörle mücadele kapsamında boşaltılan köyler nedeniyle, mahkemeye yapılan 1500 başvurudan sadece 24'ü için, 4.8 milyon YTL ödemek zorunda kalması karşısında, 'Acaba AİHM, bu yasayı ve öngördüğü zarar tespit komisyonlarını, göç ettirilen mağdur insanların kendisine başvuru yapması öncesinde tüketmeleri gerekli bir iç hukuk yolu, engelleyici bir tedbir olarak kabul eder ve Türkiye'yi tazminata mahkûm etmekten vazgeçer mi' beklentisi ve mantığıyla çıkarılmıştır. Aynı beklentiyle hükümet, komisyonlara başvuru için öngörülen bir yıllık yasal sürenin 27.07.2005'te dolması üzerine, süreyi hemen bir genelgeyle uzatmış, ilgili yasada süreyi iki yıla çıkaran değişikliği öngören tasarıyı hazırlayarak, Meclis Başkanlığı'na sunmuştur.
Fakat tasarıda, yasanın amaç, mantık, yöntem ve düzenleme yanlışlıklarına, eksikliklerine dokunulmamıştır.
Oysa 'daha fazla demokratikleşme' söylemi; yasayı, insan hakları temelinde ve bu hakların korunmasının gerektirdikleri çerçevesinde; yani, hakları ihlal edilenlerin bütün maddi ve manevi koşullarını ihlal hiç olmamış gibi, önceki duruma getirmek ve ihlal edilen haklarının kendileri için gerçekleşmesini talep ettiği koşulları oluşturmak amacıyla ve bu amacı gerçekleştirecek yöntem, olanak ve araçlarla donanımlı olarak düzenlemeyi ve uygulamayı gerekli kılar.
Buna göre yürürlükteki yasanın 4. maddesi hemen değiştirilmeli. Madde, 'zarar tespit komisyonlarının, bir başkanla altı üyeden oluşacağını, valinin görevlendireceği vali yardımcısının komisyon başkanı olacağını; maliye, bayındırlık, tarım, sağlık, sanayi ve ticaret konularında uzman ve o ilde görev yapan kamu görevlilerinden vali tarafından belirlenecek birer kişiyle, baro yönetim kurulunca baroya kayıtlı olanlar arasından görevlendirilecek bir avukattan oluşacağını' düzenliyor.
Yani komisyonun biri hariç, tamamen kamu görevlilerinden oluşmasını öngörüyor. Oysa olayda mağduriyete neden olan faaliyetleri yapanlar, yine devletin kamu görevlileri. Bu şekilde oluşan komisyonun, mağdurların iddialarıyla ilgili yapacağı araştırma ve kararlarında ne derece objektif ve tarafsız olabileceği tartışmalıdır.
Ayrıca komisyon, yargılama organı olmamakla birlikte, oluşum amacı itibariyle yargılama benzeri görev görecek, idari bir birimdir. Bu görev de niteliği gereği özel bir bilgi birikimi ve pratiği gerekli kılar. Bu nedenle, komisyonlar, Meclis' in seçeceği; bağımsız, konusunda uzman birer hukukçunun başkanlığında, Maliye, İçişleri ve Adalet bakanlıklarından birer müfettiş, sivil kitle örgütlerinin kendi aralarında belirledikleri, konusunda deneyimli en az iki üye ve komisyon tarafından olayın niteliğine göre bilirkişi olarak görevlendirilecek; avukat, sigorta uzmanı, doktor, inşaat veya ziraat mühendislerinden oluşturulmalı.
Komisyonların yazı işleri, yasada öngörüldüğü gibi il özel idareleri tarafından değil, oluşturulacak kendi bağımsız sekretaryaları tarafından yürütülmeli. Komisyonların çalışma düzeni de, yasada yer aldığı gibi, 'iş ve başvuru sayısına göre vali tarafından' belirlenmemeli, aksine komisyonlar; konuya özel, geçici süreli ve tam mesai yapan ombudsman şeklinde yapılandırılmalı ve faaliyet göstermeli.
İddialarla ilgili tüm bilgi ve belgelere ulaşma ve inceleme yetkileriyle donatılmalı, gerçek ve tüzelkişiler, kurum ve kuruluşlar karşısında bağımsızlıklarını sağlayacak yetkilere sahip kılınmalı. Komisyonda görevli kişiler görevleri süresince mesleki görevlerinden muaf tutulmalı, görevleri nedeniyle hukuki ve cezai sorumluluk taşımalı. Komisyonlar, Devlet Denetleme Kurulu'na yaptıkları işleri kapsayan raporlar sunmalı. Ancak bu şekilde oluşturulan komisyonlar; tarafsız, objektif, adalete ve hakkaniyete uygun davranma, kararlar verme konusunda inandırıcı olabilir ve toplumsal barışa katkı sağlayabilir.
AİHM'nin, 'etkili başvuru hakkı' kapsamında tanımladığı, tüketilmesi zorunlu bir iç hukuk yolu oluşturabilir. Başvuruları yasada belirlenen sürede tamamlayabilir. Bugün itibarıyla komisyonlara yapılan 69 bin 832 başvurudan, beşte birinin sonuçlandırılmış olduğu göz önünde tutulduğunda, şimdiki oluşum şekliyle komisyonların çok yavaş karar aldığı ortada.
Bu nasıl hesap?
Yasada (madde 9), tespit edilen zararların karşılığı olarak yapılacak nakdi ödemelerin hesaplanmasında esas alınacak gösterge ve katsayılar, oldukça düşük belirlenmiş. Üstelik, yasanın 11. maddesine göre, 'Bu gösterge ve katsayılara göre hesaplanan gayrisafi miktardan; zarar görenin değerlendirebileceği enkaz ve diğer yararlarla(!) sigorta ve sosyal güvenlik kuruluşlarınca karşılanan tazminatlar, her türlü ödemelerle tedavi ve cenaze giderleri mahsup edilecek ve kalan miktar (kalırsa eğer) mağdura ödenecektir.'
Bu düzenleme hakkaniyete aykırı. Çünkü söz konusu durum, sorumluluk hukukundan kaynaklı sigorta, trafik kazası veya başkasının arazisi üstüne yapılmış bir binanın yıkılması değil. Durum, özellikler taşıyan bir gerekçeye dayalı, temel hak ihlali. İhlalin giderilmesi de ancak; mağdurun maddi-manevi koşullarını ihlal olmadan önceki hale getirmek veya ona bunu yapmasını sağlayacak olanakları vermek ve ihlal edilen hakkın kendisi için gerçekleşmesini talep ettiği koşulları ona sağlamakla mümkün.
Adil ve haklı değil
Yasanın öngördüğü tazmin yöntemi ve miktarının bu amacı gerçekleştirmekten ne denli uzak olduğu ortada. Nitekim, yasa kapsamında bugüne kadar başvuruları sonuçlandırılan ve tazminata hak kazanan kişilere (ancak 350 kişi) 3-14 bin YTL arasında değişen tazminatlar verildi. AİHM ise aynı konuda kendisine yapılan başvurularda, kişi başına ortalama 200 bin YTL tazminata hükmetmekte.
Yasa (madde 7) yalnız maddi zararların karşılanmasını öngörmüş, manevi zararları kapsama almamış. Bu, hukuka aykırı, adaleti rencide edici. Çünkü iç hukukumuz, maddi-manevi zararların talebine olanak tanımakta, aynı şekilde AHİM bu konuda yapılan başvurularda maddi ve manevi tazminata ayrı ayrı hükmetmekte.
Buna rağmen yasa, mağdurlara manevi zararlarını isteme hakkı tanımıyor. Üstelik 12. maddesiyle; sadece maddi zararlarına karşılık olan bedeli kabul eden -yani sulh yoluna giden- mağdurların, bu uyuşmazlıklarla ilgili olarak hiçbir yargı yoluna başvuramayacağını düzenleyerek, manevi zararları için yargı yoluna gitmelerini, bu konuda AİHM'ye başvuru yapmalarını da önlüyor. Bu, hak gaspıdır, 'etkili başvuru hakkının' engellenmesidir.
Kısacası, 'daha fazla demokratikleşme', yasanın ve sulhname yolunun bu haliyle ne ölçüde insan merkezli olduğunun değerlendirmesini, AİHM'nin kararlarına bırakmadan, kendi kendimize görebilmemizi gerekli kılıyor.
Dr. Neval Oğan Balkız: Hukukçu-akademisyen