Daha iyi bir hapishane!

Daha iyi bir hapishane!
Daha iyi bir hapishane!
Onlar, bu ülkenin yaralı coğrafyasının taş atan çocuklarıdır. Karşılarında kolluk kuvvetleri, zırhlı araçlar, gaz bombaları... Onlarsa taş atıyorlar.
Haber: YUSUF NAZIM / Arşivi

“Allahım beni daha iyi bir hapishaneye yolla.”
Ülkenin, 12 Eylül’ün zifiri karanlığına boğulduğu 1980’li yıllar... Yılmaz Güney tarafından çekilen ‘Duvar’ filmindeki sübyan koğuşunun çocuklarının Tanrı’ya yakarışıdır bu.
Türkiye ’nin kocaman bir hapishaneye benzediği 12 Eylül faşizminin karanlık yılları... Yılmaz Güney cezaevindedir. O, ülkesine olan borcunu sanatıyla ödemek için her iki cezaevinden de kaçar. Hayatının geri kalanını, kansere yenik düşeceği 1984 yılına kadar ülkesinin aydınlık bir geleceğe kavuşması için mücadeleye adar.
Yılmaz Güney, ölmeden önce Fransa’da çektiği son filmi ‘Duvar’da, 4. Koğuş’un çocuklarını anlatır.
Filmde, 4. Koğuş’un çocuklarının bir köle sefaletine benzeyen hayatları vardır; baskıyla, şiddetle, dayakla eşdeğer hayatları. Çocuklar, cezaevinin bütün angarya işlerini yapmakla mükelleftir; mutfak işleri, tuvalet temizliği, kömür çekmek, çöp dökmek... Kısaca, bir çocuk bedeninin görebileceği her türlü kötülük vardır burada. Bir de geceleri yataklarından alınıp tenha bir köşeye götürülmeye hazır korkuları vardır çocukların. Karşı duramazlar, ses edemezler... Çünkü orası 4. Koğuş’tur, camı kırıktır; katili, hırsızı, ispiyoncusu vardır... Ülkenin, 12 Eylül’ün çürümüş karanlığıyla kirletilmiş kötücül ruhu vardır filmde. 

Gerçek, başkalarının hayal edemeyeceği kadar incitici
Bir de umutları vardır çocukların, özlemleri, düşleri... İnanırlar ki onlar, yeniayı ilk gördüklerinde dua eder ve bir dilek tutarlarsa, Tanrı bu dileği yerine getirecektir. Bu yüzden 4. Koğuş’un penceresinin mazgal demirleri arasından Ay’ın yeni suretini her gördüklerinde Şaban’ın, Şişko’nun ve diğerlerinin elleri açılarak Tanrı’ya doğru uzanır. Hepsi tek bir dilekte bulunurlar:
“Allahım, beni daha iyi bir hapishaneye yolla.”
Yılmaz Güney’in daha önce aldığı çok sayıda ödülün ardından, cezaevindeyken çektiği ve kurgusunu yeniden yaparak Altın Palmiye ödülünü kazandığı ‘Yol’ filminin ardından çektiği son filmdir ‘Duvar’. Güney, Avrupa’nın insanı kolay hazmedebilsin diye filmde, gerçeği olabildiğince yumuşatmıştır.
Avrupalı film eleştirmenleri, filmi abartılı bulur ve “Gerçek bu kadar incitici olamaz” derler.
Oysa ki Avrupalı eleştirmenler yanılmıştır; gerçek, onların tahmin edemeyeceği kadar kurgudan uzak ve onların hayal dünyasını zorlayacak kadar inciticidir.
2012 yılının şubat ayında, Pozantı’nın taş atan çocuklarının tüyler ürperten sessiz çığlıkları yankılanır dört bir yanda. Gerçek, dört duvar arasında saklandığı, izbe karanlık dehlizlerin vicdanları kanatan bataklığından sıyrılarak çırılçıplak çıkagelir.
Ülkenin, 12 Eylül karanlığı tarafından kirletilen vicdanı, kendine yeni mecralar bularak çeyrek asırdan daha uzun bir süre sonra yeni bir düzende, yeni bir sistemde ve yeni iktidar sahiplerinin elleriyle bir kez daha kirletilir. Bir zamanlar diline ve etnik kimliğine bakmaksızın çocuk bedenlere akan kötülük, bu sefer sadece Kürt olan çocukların sıcak bedenlerine akar.
Onlar, bu ülkenin yaralı coğrafyasının taş atan çocuklarıdır. Yaralı bir coğrafyanın yürekleri pare pare çocukları... Kimi okulundan kaçmış, kimi tornacı dükkânından... Ellerinde çelik çomak yok, top oynamıyorlar, lunaparka da gitmiyorlar. Ne dönmedolap var hayatlarında onların ne de çarpışan arabalar...
Karşılarında kolluk kuvvetleri, zırhlı araçlar, gaz bombaları, sirenler... Onlarsa taş atıyorlar. Karşılığında ya bir mermi girecek bedenlerine ya da göz yaşartıcı bir bombayla düşecekler yere. Eline geçerlerse devletin, hemen oracıkta kolu bükülecek ya da taş atan elleri kırılacak. Böyle gösterecek devlet büyüklüğünü... Yakalandıklarında, ücra bir cezaeviyse eğer götürüldükleri yer, kirli duvarlarından hiç beklenmedik başka bir kötülük daha bulaşacak demektir bedenlerine.
Kanla, zehirle ve nefretle beslenmiş bir sistemin adıdır artık geride kalan. Ve içinde tutuldukları hücrelerin, bu ölümden beter kötülük sinmiş duvarlarından, bir başka nefretin daha adı kazınacak demektir kendi masum hücrelerinin belleğine.
Oysa ki biliyoruz; onların korkuya bulanmış gözlerindeki acıyı resmedecek makineler henüz üretilmedi. Körpecik bedenleri üzerine akıtılan kötülüğün, küçücük dünyalarında yarattığı depremi ölçmekten daha çok uzakta üniversiteler. Sosyal antropoloji, toplumsal hareketlerde etkili vurma teknikleri öğretiyor kolluk kuvvetlerine. Aksini yapan öğretim üyesi, ‘terörist’ denilerek içeri tıkılıyor. Haberi yapan muhabir ise ülkeyi bölmekten yargılanıyor. Belli ki çocukları taş atmaya iten nedenler, bir süre daha muamma olarak kalacak. Psikoloji ise sadece, bedenleri arızaya uğratılmış çocukların yaşadığı travmalar için var.
Pozantı’da taş atan çocukların, dört duvar arasına hapsedilmiş eti kanıyor. Köprüler inşa ediliyor, üstelik kıtalararası; tüp geçitler, otoyollar, kuleler... İnsanlara özel hayat bırakmayan bu hileli karanlık da neyin nesi? İnsanlık vicdanını kirleten bu günah kimin eseri? Çocuk bedenlerin ruhuna zerk edilen acıdansa hâlâ haber yok!
‘Duvar’ filmindeki çocuklar, dört duvar arasında hayatlarına zerk edilen kötülüğe daha fazla dayanamayıp küçücük bedenlerini isyana yatırarak karşılık verirler. Bu, onlar için 4. Koğuş’un cehenneminden kurtulmak ve daha iyi bir hapishaneye gitmek için bir umuttur. 

Bu filmin gerçeğini gördük
Bu filmi, o yıllarda ve sonrasında bize göstermediler. Sakladılar, yasakladılar. Oysa ki hayat onu bizden saklayamadı. Biz bu filmin gerçeğini şimdi Pozantı’da gördük.
Gördük ki her devrin Cafer’leri değişiyordu ama iktidar sahipleri asla değişmiyordu. Onlar hep aynıydı ve işledikleri günahlar fütursuz bir acımasızlıkla kutsanmış, insafsız ve vicdansız bir kudretle hükmetmeye devam ediyorlardı.
Aradan çeyrek asırdan daha fazla bir zaman geçse de duvarın arkasında değişen bir şey yoktu. Üstelik duvarın önü de en az arkası kadar karanlıktı. İçerisi nasıl bir F tipi cezaevleri gerçeğinin ölümcül yalnızlığına terk edilmişse, dışarısı da devasa bir F tipi zifiri karanlığın pençesindeydi.
Yılmaz Güney’in filminde, incecik bir dilim gibi Ay’ı gördüklerinde “Allah’ım beni daha iyi bir hapishaneye yolla” dileğinde bulunan çocuklar, sonunda adları bir isyana karışmış olarak ‘daha iyi bir hapishane’ye gönderilmek üzere yola koyulurlar. Onları, hayallerinde büyüttükleri ‘daha iyi bir hapishane’de, anadan üryan soyunmuş çıplak bedenlerini en mahrem yerlerine varıncaya dek didik edecek, plastik eldivenli elleriyle ‘daha iyi çocuklar’ hazır beklemektedir!
Pozantı’nın taş atan çocukları da ince bir kavun dilimi gibi gökyüzünde parlayan yeniayı gördüklerinde, “Allahım beni daha iyi bir hapishaneye yolla” diye dilekte bulunmuşlar mıdır bilinmez... Bildiğimiz bir şey varsa eğer, o da şu: Her ne kadar 4. Koğuş’taki gibi kanlı bir isyana karışmasalar da, gökleri zifiri karanlık tarafından kuşatılmış bir ülkenin utanç tarihine çoktan yazıldı bile adları.
Öte yandan onlara reva görülen bu kötülüğü haber yapan gazeteciler, bir çırpıda derdest edilip tutuklandılar. Pozantı Cezaevi’nin çocukları ise şu satırların karalandığı sıralarda ‘daha iyi bir hapishane’nin ‘güvenli hücre’lerine tıkılmak üzere çoktan yola koyuldular bile... 

(YUSUF NAZIM: Öykü yazarı)