Değerlerin evrimi ve ideal tip

Zamanın madde üzerindeki etkisi kolayca gözlemlenmesine karşın, kavram, ruhsallık ve değerler üzerindeki etkisi aynı düzeyde fark edilmez.
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

Zamanın madde üzerindeki etkisi kolayca gözlemlenmesine karşın, kavram, ruhsallık ve değerler üzerindeki etkisi aynı düzeyde fark edilmez. Bu durum, çoğu insanı, hatta bazı düşünürleri, soyut nesnelerin devamlı ve zamana mukavim oldukları savına götürmüştür. Maddenin sürekli şekil değiştirmesi, onu güvenilmez bir unsur yaparken, zihinsel ve ruhsal ürünler, kalıcı ve değişmez sıfatlarını kazanarak sadakate değer bulunmuşlardır.
Böyle bir düşünceden, ruhun ve ruhsal her şeyin, madde ve maddi her şeyden üstünlüğü kanaati çıkmıştır. Bir 'değer' olarak maddenin süfliliği ile mananın ulviliğini en sistematik şekilde savunan ve bunu felsefi temellere dayandıran Eflatun'dur (MÖ 427-347). Etkisi yüzyıllar sürecek olan bu sav, İskenderiyeli Plotinus'un (MS 204-270, İslam geleneğinde adı: Eflutin'dir) yeni bir yorumuyla Yeni Eflatunculuk olarak, ortaçağın bütün düşünce merkezlerini şekillendirilmiştir. Sami kavminin üç semavi dini bu akımın cazibesinden kurtulamamış, ruh temelli bu felsefeyi, pagan kültürün bir hediyesi biçiminde, kendi tektanrılı dünya görüşlerine bir payanda olarak kullanmışlardır. Din ve Eflatunculuk karışımını en başarılı şekilde başaranlar, Yahudilikte İskenderiyeli Philo (MÖ 15-MS 50), Hıristiyanlıkta Aziz Augustin (MS 354-430) ve İslam'da Farabi (870-950) ve İbn Sina'dır (980-1037).
Eflatun'un ruh temelli felsefesine, benzer ağırlıkta bir felsefeyle karşı çıkan, öğrencisi Aristo'dur (MÖ 383-322). Aristo'ya göre Eflatun'un, insanın temel müşküllerini çözmek için ortaya koyduğu çözümler, bu sorunları çözmek yerine, onları daha da zorlaştırmakta ve insanı gerçeklikten koparmaktadır. Ancak Aristo felsefesi, Eflatun'un sunduğu güçlü metafizik romantizmi karşısında pek tutunamamıştır. Bu durum, Miladi onikinci asra kadar devam etmiş, Ibn Rüşd'ün (1126-1198) Aristo'yu Batı dünyasına yeniden tanıtmasıyla etkisini yitirmeye başlamamıştır. İbn Rüşd'ün Aristo'ya sadakati o kadar büyüktür ki, Farabi ve İbn Sina'yı, sırf, Aristoculuğa Eflatunculuğu karıştırdıkları için eleştirmiştir. Ona göre böyle bir kirlenme yüzünden İslam âleminde felsefe, Gazali gibi bir mütekellimin hışmına uğrayarak mağdur edilmiştir.
Kimi düşünüre göre, bugünkü Batı medeniyeti, başlangıç noktasını Aristo'nun yeniden dirilişinden almıştır. Çünkü Eflatun'un ruhundan yüz çevirip maddeye bakan, maddeye değer veren odur. Bu yeni medeniyetin temel dayanağı madde olduğuna göre, bu keskin zihinsel dönüş, bir bakıma, Eflatun felsefesinin yenilgisi ve Aristo düşüncesinin zaferidir.
Bugünkü Batı dünya görüşü, başlangıcını, her ne kadar, eski Yunan'ın pagan kültüründen almışsa da, şu andaki kavram ve kurumlarıyla kendine özgü bir mecraya geçmiştir. Bu sebeple, bu medeniyetin özelliklerini eski kültürlerle ilişkilendirmenin artık bir anlamı kalmamıştır.
Şimdi, ruh-beden, mana-madde, akıl-duyu ikileminde önceliğin ikincilere verilmesi, geleneksel ideal insan tipinin belirlenmesinde köklü değişikliklere yol açmıştır. Ruh ve mananın öncelik kazandığı dünya görüşünde, makbul insan modeli ile beden ve maddenin önce geldiği dünya görüşündeki ideal insan modeli birbirinden tamamen farklıdır. Yeni insan tipine geçmekle nelerin kayba uğradığını şöyle sıralayabiliriz:

    a) Eski dünya görüşünde maddeden bağımsız olarak varlığı kabul edilen, ruh, Tanrı, insanüstü soyut değerler,

    b) Gayb âlemi, öbür dünya, ölümsüzlük,

    c) İlahi bilgi(vahiy),

    d) Kutsal metinler,

    e) Ruh disiplini, ruhun yücelmesini hedefleyen eğitim, maneviyata dayalı erdemler,

    f) İnanç-ahlaksal eylem birlikteliği,

    g) Metafizik,

    h) Teoloji,

    i) Madde-bilgi ayrılığı,

    j) Ritüeller.

Yeni dünya görüşü, madde ve madde bilgisini temele almakla, eski dünya görüşünde önemli olan ve idealleştirdiği ideal insan (insan-ı kâmil) modelinde görmek istediği özellikler, gereksiz sayıldığı gibi, kendisini geliştirdiği insan modelinde bunlardan bir veya birkaçının bulunmasını da bir eksiklik saymaktadır.
Hegel'in (1770-1831) aklın diyalektik dinamizmi felsefesini ciddiye alırsak, insan akıl ve ruhsallığının zaman içindeki macerası, eksiklikten bütünlüğe, hamlıktan olgunluğa doğrudur. Bilim tarihçileri ve bazı çağdaş filozoflar, bilim alanında bir teorinin, doğruluğunu yitirip yerini yeni bir teoriye terk etmesi, bu eski teorinin bazı sorunları çözmede yetersiz kalmasındandır. Yeni teori, daha kapsamlı önermelerle çözümsüz kalan sorunları çözüme kavuşturur. Buna göre bilimde son ulaşılan teori, eski teoriye göre bir gelişme ve tekâmüldür.
Bu prensibi sosyal alana uygularsak, insanın tarihsel yürüyüşünde, ruhsallıktan bedenselliğe, manadan maddeye geçmesi bir gelişme midir? Az gelişmişlikten çok gelişmişliğe doğru bir hamle midir? Başka bir deyişle, maddi olana sıkı sıkıya bağlı, başına buyruk, Tanrı'yla ilişkisini kesmiş, belki de onun varlığına inanmayan, ibadet ve dua etmeyi gereksiz ve hatta psikolojik bir sapma olarak algılayan, bedensel hazlarını doyurmaktan çekinmeyen, yalnız dünya için çalışan, ölümden sonraki hayata inanmayan ve öyle bir hesabı olmayan, başarıyı ve kurtuluşu dünya yaşamıyla sınırlı, nitelikli bir mutlulukta arayan insan, yukarda betimlemeye çalıştığımız ruhu ve soyutları esas alan insan modeline göre daha gelişmiş ve olgunlaşmış bir model midir?
Böyle nahoş bir soruyla karşılaşmak, doğruluğundan emin olabileceğimiz bir cevabı da zorlaştırır. Çünkü karşılaştırmakla karşı karşıya kaldığımız iki modelin hem iyiliklerinden, hem de kötülüklerinden söz edebiliriz. Şöyle ki:
Eski dünya görüşündeki ruh merkezli insan, kendi kıymetinin ötesindeki değerlere inanmasına karşın pek de erdemli davranmamıştır. Büyük şeylere inanarak küçük işler yapmıştır. Hatta büyük şeylere inandığı halde büyük günahlar işlemiştir. Nitekim semavi yüceliklere inanan insanların birbirlerine karşı işledikleri suçlar, inançsızların işledikleri suç ve günahlarından geri kalmamıştır. İnançlar, insandaki kötülük damarını teoride terbiye etmiş, ama pratikte dizginleyememiştir. Eski model insan, neyi bilemeyecekse onu bilmeye çalışmış, bu nedenle de bilim üretememiştir. Bilinmesi gerekenlerin başına Tanrı'yı getirerek O'na en büyük haksızlığı yapmıştır. Onu tanımak ve tanımlamak için ciltlerle kitap yazmış, bu kitaplarla inanmayanı inanca getiremediği gibi, yazdıkları, sonunda hem kendisini, hem de okuyan, herkesi şüpheye düşürmüştür.
Ruh merkezli insan, birkaç inanç ifadesini, iyi ve kötü, bizden ve bizden olmayan, dost ve düşman, Tanrı'lı ve Tanrı'sız gibi kategorilere esas alarak, bu inanç ifadelerini kabullenmeyenlerin insanlıklarını reddetmiş ve yok edilmelerini erdem saymıştır.
Ruh merkezli kurumlar, insanlığı, kötülükten ve günahların sebep olduğu musibetten kurtarma vaadiyle ortaya çıkmışlardır. Ancak, zaman içinde, insanların bilinçlerini eğri ve yanlış bilgilerle doldurarak, onlara en büyük zulmü yapmıştır. İnsanlar, bu kurumlardan kurtulmuş olmayı, geçmişinde başarılmış bir zafer olarak anımsamaktadır.
Kötülüklerin sayımı bahsinde, yeni insan da eskisinden geri kalmamaktadır: Doğa bilgisinden (bilimler) beklenen iyilikler gerçekleşmemiştir. İnsanın doğruya yönelmesi için madde bilgisi yeterli olmamış, madde-üstü soyut değerlere ihtiyaç duyulmuştur. Maddeye aşırı yoğunlaşma, insanda hırsı, bencilliği alevlendirmiş, daha önce birkaç inanç sözcüğü için birbirini katleden insanlar, bu sefer, birkaç fayda nesnesi için birbirlerini boğazlamıştır. Son yüzyıl içindeki iki dünya harbi bu yeni tip insanın marifetlerindendir. Özgürlük adına, her türlü bedensel haz meşru sayılmış, asırlar boyu dinlerin yasakladığı cismani zevkler, insan şerefini ve zürriyetini tehdit edecek seviyede, modern kültürün bir parçası haline gelmiştir. Ahlaki eylemde pragmatist (sonuca yönelik) prensip egemen olmuş, sırf iyilik adına bir eylemde bulunmak, gerekçeden yoksun ender bir vaka haline gelmiştir. Modern bireyin ürettiği bilim ve teknoloji, kısa vadede, büyük yararlar sağlamakla birlikte, doğaya verdiği zarar göz önünde tutulursa, uzun vadede, iyilik mi kötülük mü getireceği sorgulanır hale gelmiştir.
Ancak, her şeye rağmen, yeni insan modelinde, değerlerdeki evrimin dar alandan geniş alana doğru ilerlediğini söyleyebiliriz. Daha önceleri kan ve inanç bağına dayanan insan kimliği, modern zamanlarda daha hümanist, kapsayıcı değerlere yerini bırakmaktadır. Gerçi bu ifadeye "Ulus-devletin koyduğu değerler dinsel değerlerden daha mı kapsayıcıdır?" diye itiraz edilebilir. Evet, ulus-devletin ortaya koyduğu değerler dindaşlık değerlerinin gerisine düşmüştür. Ancak güzel olan şudur ki, bu değerler, küreselleşme ve kritik düşünce kültürü karşısında dağılmaya yüz tutmuştur.
Sonuç olarak iki şey söyleyebiliriz:

    1. İnsana ait her şey zamana tabidir. Hem kendisi hem de düşündükleri. Kendisi fani olan bir varlık, içinde, baki olan bir şey bulunduramaz. Değişmezlik, ezeliyet ve ebediyet, insan için sadece bir özlemdir.

    2. İnsan, zamansal, akıl sahibi bir varlık olarak, ruh ve bedeniyle sürekli bir değişim içindedir. Ancak, bu değişim sürecinde, içindeki kötülük unsurunu küçültemiyorsa, buna gerçek anlamda tekâmül demek doğru değildir.


Prof. Dr. Yasin Ceylan: ODTÜ Felsefe Bölümü öğretim üyesi