Dini tartışmalarda düzey

Geçmiş senelerde mi dini tartışmalar veya dini hayattaki canlılığın ekranlara yansıması daha yoğundu, yoksa bu sene AB konusu gündemi fazlaca işgal ettiği için mi ramazan neşesi fazla hissedilmedi, bilmiyorum.
Haber: AVNİ ÖZGÜREL / Arşivi

Geçmiş senelerde mi dini tartışmalar veya dini hayattaki canlılığın ekranlara yansıması daha yoğundu, yoksa bu sene AB konusu gündemi fazlaca işgal ettiği için mi ramazan neşesi fazla hissedilmedi, bilmiyorum. Belki de önceki senelerde sahneye hâkim maruf bazı din adamlarının sayıca çokluğundan kaynaklanıyordu sözünü ettiğim tablo. Bu yıl ortalığa sadece Zekeriya Beyaz çıktı.
Hocanın sebep olduğu tartışma şimdiye diye mahsus değil elbette. Geçmişte de böylesi abuk konular gündemden eksik olmamış. Osmanlı sarayında özellikle ramazan ayında gözde haline gelen Karagöz gösterilerinde dile dolanan başlıca konu cinsellik. Tabii dönemin sanatçıları fıkıh ve hasis alanında bilgili kimseler oldukları için ve kuşkusuz 'edep' sınırları içinde kalmaya da dikkat ederek yaklaşırlardı bu konuya. Kimi Karagöz ustalarının karakterlerin ağzından dile getirdikleri hususları padişahların yakınlarındaki şeyhülislamlara sorup teyidini onlardan aldıkları rivayet edilir.
Hz. Peygamber'in yakın çevresinde olan sahabe içinde bile 'muzırlığına' ve dilinin endazesi bulunmayışına hoşgörüyle bakılan kişiler vardır. Osmanlı sarayında sair zamanda böylesi netameli konuların halk ağzıyla dile getirilmesine sıcak bakılmasa da, ramazanda pek çok şey gibi buna da göz yumulduğu söylenebilir. Ancak esas önemli olan ramazanın hem imparatorluk asırları boyunca hem de Cumhuriyet'in ilk yıllarında ciddi dini tartışmalara ya da kazanımlara vesile sayılmasıdır.
Kimi ediplerin eserlerini ramazana yetiştirmeye ve sahur vaktine kadar sürecek sohbet ortamında takdime gayret ettiği, hattatların ve mücellitlerin benzer çaba içinde oldukları bilinir. Asrı Saadet dediğimiz Peygamberin hayatta olduğu yıllara ait Arap yaşantısına ve dolayısıyla ilk Müslümanlara ilişkin hayli kaba hikâye de vardır. Hele hele Abbasi ve Emevi hilafeti döneminde. Ancak bunların hiçbir dönemde şimdi olduğu kadar 'din' diye anlatıldığı da görülmedi...
Yahudi orucu
Türk vatandaşı Yahudilerin dini lideri Haleva bir sohbet sırasında kendisine Musevi dinine girmek için başvuran Müslüman ailelere mensup kişiler olduğunu söyleyip bu yönde kendisine isteğini ileten bir genç kıza: "Mümkün... Ama Musevi olunca yoğurtlu iskender kebap yemek haram... Ve bu daha hiçbir şey..." dediğini, kızın da müsaade isteyip yanından ayrıldığını anlatmıştı. Bunu geçtiğimiz hafta Musevilerin 'oruç' günü Yom Kipur vesilesiyle hatırladım.
Hicri takvim gibi İbrani Takvimi de Miladi takvimin aksine ay ve günlerin sabitliğini içermediğinden bu sene 'Yahudi orucu' ramazana denk geldi. Yom Kipur'a bir günlük oruç deyip burun kıvırmayın. Bir günlük oruç ama süresi 25 saat. 'Şabat', yani, cumartesileri tam bir cendere! Tanrı'nın evreni altı günde yaratıp yedinci gün dinlendiği düşüncesinin ürünü olan Şabat'ta çalışma manasına gelecek her türlü hareket, iş ve eylem 'günah' sayılıyor. Yıkanmak, krem, losyon, koku sürmek, deri ayakkabı giymek, cinsel ilişkiyle başlıyor yasaklar... Araba kullanmak, telefonla konuşmak, elektrik düğmesine basmak, ateş yakmak, asansöre binmekle devam ediyor... İsrail'de özel 'Şabat asansörleri' var. Kapıları daima açık olan bu asansörler her katta duracak şekilde ayarlanmış. Bunların dışında bozdolabı, fırın, çamaşır makinesi gibi bütün elektrikli ev aletlerinin kullanılması da yasak. Şabat günü belediye hizmetleri de durur.
Ancak 'Şabat' her şeye rağmen 'es geçilebilir' nitelikte. Örneğin 'Laik Yahudiler'in araba kullanmalarına ses çıkarılmıyor. Tabii dindarların toplu yaşadıkları mahallelere girmedikleri sürece. Bu öyle laftan ibaret bir yasak değil. Mahallelerin girişlerinde yabancılar için uyarı yazıları var. 'Buraya mahalle sakinlerini rencide edecek kıyafetlerle girmeyin' türünden. Bu uyarı kadınlara dönük olarak, kol, bacak açık girmeyin manasına geliyor. Cumartesi günleri buralara araçların girmemesi sadece tabelalara emanet edilip geçilmiş de sanmayın. Girişlerde 'yabancıların' sızma girişimlerini önlemekle görevli polisler var. Buna rağmen bir şekilde girenleri bekleyen akıbet taşlanmak...
Yom Kipur'da hiçbir gevşeklik olmaz. O gün İsrail'de hayat duruyor. Havaalanları, telefonlar, hatta internet şebekesi, TV yayınları... Bazı dindar mahallelerde, ölmek için bile Şabat ve Yom Kipur ters günler. Çünkü cenaze de bekletiliyor.
Yeni evli dindar bir çift bir gün alt katta oturan ve Yahudi olmayan komşusunun kapısını çalıyor, zile basmak günah sayıldığı için elbette elle. Genç adam, kapıyı açan komşu genç kızın yüzüne bakmadan bir şeyler söylüyor. Onun ne dediğini anlamayan kızcağız İbranice bilen ve tesadüfen evinde olan misafirini çağırıyor ve onun tercümanlığıyla 'Nasıl yardım edebilirim' diye soruyor. Adam 'Bir sorunumuz var' diyor ama sorunun ne olduğunu açıklamadan merdivenlere yönelip yukarı çıkıyor. Meraklanan alt kattakiler de peşinden gidiyorlar. Genç adam evine girer girmez yatak odasına yürüyor. Yahudi inancına göre Şabat'ta birisinden, kendi yapamadığı bir şeyi talep etmenin yasak ve günah olduğunu bilen alt kat misafiri durumu dönüp arkadaşına anlatıyor: "Bir şey yok. Sadece yatak odasında yanan ışığı kapatmak için düğmeye basma sıkıntıları var."
Hastanede görev yapan dindar bir doktorun, kutsal günde telefon kullanması bile ancak hahamın (Rav) izniyle mümkün. Ama odasının ışığını, klimasını kendisi kapatamıyor. Bunu onun yerine varsa 'Goy', yani Yahudi olmayan, bir arkadaşı yapıyor.
Hastaneden söz edince ilginç bir örnek var: İki çocuk doğurduktan sonra yine hamile kalan bir kadının kocası eşinin kan grubunun az bulunan türden olması nedeniyle önceki doğumlarda hayli sıkıntı yaşadığını gördüğü için tedbir olarak doğumdan epey zaman önce karısının kanını aldırıp bunları evinde buzdolabında saklıyor. Bunu yapmakta ne kadar isabetli davrandığı bebeğin bu defa sezaryenle alınması ihtiyacı çıkınca anlaşılıyor. Ameliyat için kan gerekiyor. Ama kan torbaları evde buzdolabında ve günlerden Şabat olunca kâbusa dönüyor müdahale... Koca eve gidip kapıyı açmak, buzdolabının kapağını açmak, bütün bunları arabaya binerek gidip gelmek suretiyle yapmak durumunda... Adam 'günaha girmeyi' reddediyor, hastane personeli de, kan gelmeden ameliyat yapmayı... Dindar bir Yahudi'nin, bir başka Yahudi'den yardım istemesi de yasak ve günah. Yani kendisi gitse, dinen günahkâr duruma düşecek, bir başkasından istese, onu suçlu ve günahkâr konumuna düşürecek. Bu durumda bir Arap bulunuyor. O arabasıyla adamı götürüyor (arabanın kapısını açmak, kapamak Arap'a düşüyor haliyle) evin kapısını, buzdolabını da o açıyor, sonuçta kan yetiştiriliyor da kadın kurtuluyor.
Başka Yom Kipur/Şabat kısıtlamaları: Dindar Yahudi aileler 'kutsal günde' hangi odada oturacaklar, hangi odada dua edilecekse, o odanın ışığını bir gün önceden açık bırakıyorlar. Bunu yapmadıkları takdirde karanlıkta kalmaya rıza göstermekten başka seçenekleri olmaz. O günlerde ateş yakmadıkları, ocak, fırın kullanamadıkları için Yahudilerin buldukları formül, önceden hazırladıkları yiyeceği mahalledeki ekmek fırınına gönderip onun fırının kendi ısısıyla pişmesini ve az-çok sıcaklığını koruduğu için Şabat günü almak.
Evde pişirilmiş yemek için de kalın bir mumu bir gün önceden tencerenin altına koyup onun sınırlı ateşiyle içindekinin sıcaklığını korumasını sağlamak. Bize garip gelse de bir Yahudi için örneğin mahalledeki bir arabanın alarmı bozulmuşsa ve günlerden Şabat ya da Yom Kipur'sa o gürültüyü vakit dolana kadar çekmek doğal davranış.

Çerçeve
Müştak-ı Bitlisi ya da Müştak Baba
Bitlis bir bakıma 'evliya beşiği' sayılır. Tasavvuf tarihimizde 'şems' yani güneş olarak anılan üç kişi var. Mevlana ile dostluğu dolayısıyla Şems-i Tebrizi kısmen tanınır. İkincisi Şems-i Sivasi, üçüncü de Şems-i Bitlisi'dir. 1630'larda yaşayan Bitlisi (asıl adı Mahmud) şu dizelerin sahibi:
"Hüda'ya çok günah ettim; adetsiz çok günahım var/Günah ettim ise ne gam, senin gibi ilahım var/Namazım yok, niyazım çok, dahi özr ile ahım var/Ki bir asi günahkârım, benim ruy-i siyahım var/Acep ne yüz ile varam o dergâh-ı muallaya/Ki bir mücrim, asi kulum, benim benden günahım var/ Şu Mahmud'un temennisi acaiptir, münkati olmaz/Resulullah gibi zira şefaatçi penahım var..."
Müştak-ı Bitlisi, bu Şems'in amca çocuğu. Delikanlılığında saza söze düşkün, bıçkın biri. Şems'in gözetiminde mantık, felsefe, fıkıh ve kelamın yanında, müzik bilgisini de geliştiriyor; yaşadığı çevreyi konu alan ve operayı andırır 'müzikli salname' diyebileceğimiz bir eser besteliyor: Asar-ul-Müştak fi-Eser-il-Uşşak.
Sıfatı, 'mutahayyirin' yani hayret uyandıran. Bunu hak ettiğini gösteren bir şiirini aktarayım; ister Hurufilik, ister keramet sayın:
"Me'vay-i nazenine kim 'elf' olursa efser/Labür olur o me'va İslambol ile hemser/Nun velkalem başından alınsa nun-u yunus/ Aldıkta harfi diğer olur bu remz ezher/ Mafi sure-i Kaf serhaddi kaf-ı ta kaf/ Munzam olunmak ister ra-i Resul-i peyanber/Hay-i hu ile ahir maksud oldu zahir/ Beyt-i veliyyi'l- Ekrem el Hacc-ı İyd-i Ekber/Ey padişah-ı fehham Sultan Hacı Bayram/ Ruhan ister ikram-ı Müştak-ı abdıçaker..."
Manası: "O nazenin yani belli yerin adının başına bin sayısı konursa o yer şüphesiz İstanbul ile aynı olur. (burada 'elf' harfi bin sayısı) 'Yunus' anlamına gelen 'nun' harfi alınsa ve bundan sonra Kaf suresinin anahtarı olan K harfi buna eklense ve Hazret-i Resul'ün R harfi ilave olunsa o işaret ortaya çıkar/ Maksadın anlaşılabilmesi için bu harflerin sonuna bir de H harfi bırakılmalıdır..."
Buna göre A yerine kullanılan 'elif'in ardına N, K, R, H harfleri eklenecektir. Arap alfabesinde bu 'ANKARA' okunur. Ankara'nın İstanbul'la aynı olacağını söyleyip bırakmıyor Müştak Baba:
Ebced hesabıyla Ankara'daki harfler 1340'ı gösterir ve bu da miladi 1924'ü, yani Ankara'nın başkent olduğu seneyi gösterir. Bir büyük mücadeleden sonra Hacı Bayram Veli'nin türbesinin olduğu yerin bayram yeri olacağını, dile getiriyor.

Çerçeve
Kaptan'ı yolculamak
Ankara'da tanıştım Attilâ İlhan'la. Dostluğumuz İstanbul'da pekişti. Sanırım son uzun söyleşisini de iki ay önce TRT için hazırladığım, henüz yayımlanmayan 'Portreler' adlı belgesel için yaptı. Elbette iyi şairdi Attilâ İlhan. Ama edebi kişiliği yanında kafası Türkiye'nin dertleriyle meşgul bir aydındı. Ve tıpkı rahmetli Kemal Tahir gibi hastalığın kaynağını tarihten tespit gayretindeydi.
İlk kıvılcımı Marksist düşünceden almıştı elbette. Ama ülkenin gerçekleri onu Sultan Galiyev'vari bir çırpınışla 'bize has' bir hamur ortaya koyma hedefinin önüne getirmişti. Türkçeye bihakkın vakıf ve dil konusunda hassastı Attilâ İlhan. Genç kuşakların 'Fazla Osmanlıca kelime kullanıyor, anlamakta zorlanıyoruz' eleştirisi önüne getirildiğinde de, "Osmanlıca diye ayrı bir dil yok.
O Türkçe. İmparatorluk Türkçesi. Zahmet edip dedelerinin dilini öğrensinler..." deyip çıkmıştı işin içinden.
Sanıldığının aksine İslam'la, dindarlarla sorunu, kavgası yoktu Attilâ İlhan'ın. Tepkisi yobazlığa, Arapçılığaydı. Cumhuriyete hakim temel fikrin laiklik değil tam bağımsızlık olduğunu; laikliği ideolojiye dönüştürme işinin Batı'ya yaslanmak isteyen ve bu yolda tam bağımsızlık ilkesini terk eden İsmet Paşa'nın eseri olduğu kanısındaydı.
Askeri müdahalelerden, bunun Türkiye'ye kaybettirdiklerinden ve bu cenahın tutarsızlığından yakındığımda söyledikleri hâlâ kulağımda: "Gazi Cumhuriyet'i neden orduya değil de gençlere emanet etti sanıyorsun. İçinden çıktığı orduyu tanıyordu o."
Allah rahmet eylesin...