scorecardresearch.com

Diyarbakır yakınlarında tarihi bir hazine avı

Diyarbakır yakınlarında tarihi bir hazine avı
Hrant Dink, Türkiye'de Ermeni mezarlarının ve kiliselerinin kalıntılarında hazine bulmak için dolaşanlara katlanamazdı; "Kaza kaza hazine arıyorsunuz ama bu topraklardaki gerçek hazinenin yok edildiğini anlayamıyorsunuz" derdi.
Haber: HAÇİK MURADYAN / Arşivi

Kürt erkeklerden biri şoförümüze, “Hazine mi arıyorlar?” diye soruyor, diğerleri merakla arabamızın içini inceliyor. Kabi Köyünde’yiz (bugünkü adı Bağıvar); soykırımdan önce burada 19 Ermeni aile yaşıyormuş.
Arka koltuktaki George’u zar zor görebiliyorum. Eski ve yeni Türkiye haritalarına bakıyor, gidilecek bir sonraki köyün hangisi olduğunu bulmaya çalışıyor.
Şoförümüz Ümit, köyün sakinlerine bizim ABD ’den gelen Ermeniler olduğumuzu, atalarımızın bölgedeki kültürel ve dinsel izlerini aradığımızı anlatıyor. “Bu köyde Ermeni kilisesi var mıydı?” diye soruyoruz. George, kilise olduğundan emin –sadece nerede olduğunu tespit etmek istiyoruz. Yıllarca Osmanlı nüfus kayıtları üzerinde çalışmış bir sigorta uzmanı olan George’un elinde, bütün Diyarbakır bölgesinde vaktiyle bulunan kiliseleri ve manastırları köy köy gösteren bir liste var. 

Ermeni kilisesinin izinde
Şoförümüzle önünde durduğumuz evin dışında çay içen diğerleri arasında Kürtçe hararetli bir tartışma sürüyor. Dikkatlerin odağında ihtiyar bir adam var; büyük bir heyecanla bir şeyler anlatıyor. “İhtiyarın hazinenin nerede saklı olduğunu bildiğini mi düşünüyorsunuz?” Yavan bir espri teşebbüsünde bulunuyorum. George gülümsüyor ve tekrar haritalarına gömülüyor.
İhtiyar adamın kendisine aktardığı bilgiyle donanan bir başka köylü arabamıza atlıyor ve yola koyuluyoruz. Engebeli sokaklarda epey bir sağ sol yaptıktan sonra menzilimize varıyoruz. Köylü gayet resmi bir edayla bir yapıyı işaret ederek, “Ermeni kilisesinin bir zamanlar olduğu yer burası” diyor.
Ermeni kilisesinin yerini alan sönük binanın fotoğrafını çekiyoruz; bir şöhreti beklerken uzak kuzenini görmekle yetinen bir paparazzi kadar hevessiziz. Yüzlerimizden ne düşündüğümüzü okuyabilirsiniz: Yerle bir edilmiş kiliseleri belgelemeye nasıl devam edebiliriz ki?
Yanımızdan geçen ilk kişiye, “Bu bölgede hâlâ ayakta olan bir Ermeni kilisesi var mı?” diye soruyorum. İhtiyar bir kadın ve onun bileceğini hesap ediyorum. Bilmediği ortaya çıkıyor; Diyarbakır’a daha 20 yıl önce gelmiş, fakat Ermenileri ‘kendi anne-babası ve çocukları gibi’ sevdiğini söylüyor; bu da benim teselli armağanım.
Pes etmiyorum. Sonrasında birkaç konuşma daha yapıyoruz ve yeni menzilimizi buluyoruz: Satıköy. Anneannesi Diyarbakırlı olan George, soykırımdan önce Satıköy’deki 70 hanenin hepsinde Ermenilerin yaşadığını söylüyor. 

***

Satıköy’de bir cami var. Mütevazı evlerin ortasında, çarpıcı mimarisi hemen dikkat çekiyor. Ve işte kilisemiz orada.
Bir köylü, ‘Ermeniler ayrıldıktan sonra’ çatının çöktüğünü söylüyor bana. Bir başka köylü onu düzeltiyor: “Katliamdan, soykırımdan sonra demek istiyor yani.”
Çatı sonradan tekrar yapılmış ve manastır binası camiye çevrilmiş.
Vaktiyle Tuh Manuk Haç manastırına ait olan içerisi boyanmış ve Ermeni geçmişine dair gözle görülür hiçbir iz yok. Dışarıda bir zamanlar kilisenin bağı olan alanı görüyoruz; şimdi kıraç bir toprak. ABD’ye döndüğümde Papaz Dr. Leylekyan’dan öğreniyorum: Soykırımdan önce Diyarbakır ve civar bölgelerdeki Ermeniler, Kutsal Haç Yortusu’nda bu manastıra gelirmiş.
Manastırdan ayrılıyorum ve yürümeye başlıyorum. Birkaç kişinin George’un haritalarıyla ve hazine arayıp aramadığımızla ilgili şoförümüzle yaptığı konuşmaya kulak misafiri oluyorum. Hrant Dink, Türkiye’de Ermeni mezarlarının ve kiliselerinin kalıntılarında hazine bulmak için dolaşanlara hiç katlanamazdı. “Kaza kaza yerin altındaki hazineyi arıyorsunuz ve vaktiyle bu toprakların üzerinde yürüyen gerçek hazinenin yok edildiğini anlayamıyorsunuz” derdi. 

Ve hazineyi buldum...
George, Ümit ve hazineye kafayı takmış köylülerin sesleri yavaş yavaş siliniyor. Manastırla bir tepenin arasındaki dar sokaktayım şimdi. Külüstür bir traktör yaklaşıyor. Yol veriyorum. Sürücü gülümsüyor ve nereden geldiğimi soruyor. “Amerikalı bir Ermeniyim. Buraya kiliseyi görmeye geldim” diye cevaplıyorum.
Motoru durdurup traktörden iniyor. Yaklaşık bir asır önce köyde yaşayan Ermeniler hakkında detaylı biçimde konuşmaya başlıyor.
Az ilerideki evlerle dolu bölgeyi işaret ediyor: “Ermeni mezarlığı tam oradaydı. Mezarlığı yok ettiler ve o evleri yaptılar. İmamımıza İslam’da bunun caiz olup olmadığını sordum. Dini alanların ve mekânların kutsallığına saygısızlık edilmemesi gerektiğini söyledi.” Konuşurken üzüntüsü gözlerinden okunuyor. Ve sonra gözleri yaşarıyor.
“Soykırım olduğunda babam küçük bir Ermeni çocuğuymuş. Bütün ailesi katledilmiş –anne babası, erkek ve kız kardeşleri. Buraya yeni gelenler onu yanına almış ve hayatta kalmış. Burada tek bir Ermeni yok artık.
Artık benimle göz göze gelemiyor.
Büyükannelerimle büyükbabalarımı düşünüyorum, tanıdıklarımı ve hiç tanımadıklarımı... Bir adım ileri atıyorum. Kucaklaşıyoruz.
Bir elinde haritalar, diğerinde fotoğraf makinesiyle George’un yaklaştığını görüyorum. İkimizi çekmesini istiyorum. Hemen sonra adam motoru çalıştırıyor. Fakat uzaklaşmadan önce tam ters istikameti gösteriyor ve şunu söylüyor: “Bu yönde iki yüz metre ilerleyin. Ermenilerin vaktiyle dini bayramlarını kutlamak için toplandığı açık bir alan var orada. Şimdi hiçbir şey yok. Fakat varlıklarını hissedeceksiniz…” Motorun gürültüsü sesini bastırıyor.
O yöne dönüyorum ve yürümeye başlıyorum. Hazineyi buldum. 

(Armenian Weekly’nin editörü ve Clark Üniversitesi Holokost ve Soykırım Çalışmaları bölümünde doktora öğrencisi, 20 Kasım 2011)


http://www.radikal.com.tr/107057510705750

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.