Dünya artık çok kutuplu

Görünürde alakasız iki olay (Londra'daki bombalı saldırılar ve Kuzey Kore nükleer krizini çözmeyi amaçlayan görüşmelere Çin'in ev sahipliği yapacağının açıklanması) aslında yakından ilgili.
Haber: Richard N. Haass / Arşivi

Görünürde alakasız iki olay (Londra'daki bombalı saldırılar ve Kuzey Kore nükleer krizini çözmeyi amaçlayan görüşmelere Çin'in ev sahipliği yapacağının açıklanması) aslında yakından ilgili. Bu iki olay, tek kutuplu dönemin bittiğini gösteriyor.
Yaygın kanı, tek kutuplu dönemin Kasım 1989'da, Berlin Duvarı yıkıldığında başladığı yönünde. Mantık son derece açık:
Soğuk Savaş'ın bitişi ve sonrasında iki kutuptan birinin ortadan kalkması, geriye bir tek küresel süper güç bırakmış oldu. Amerikan gücünün rakipsizliği bu kanıyı daha da güçlendirdi:
sadece askeri değil, ekonomik, siyasi ve kültürel bir güçtü bu. Amerika'nın üstünlüğü bir gerçekti. Kalanlar ABD'nin çok gerisindeydi.
Bu bakışı anlamak mümkündü, fakat gözlemciler, jeopolitik bir dönemin geride kalmasına çok fazla odaklanarak, bir yenisinin gelmekte olduğunu göremedi: küreselleşme dönemiydi bu. Ve bu geçiş, bir tür paradigma değişikliğini de beraberinde getirdi. Asırlar boyu tarihin başlıca dinamiğini teşkil eden büyük güçler arasındaki rekabet ve çatışma, yerini aniden hiç alışılmadık bir dünyaya bıraktı. O dünyada ABD'nin karşısındaki en büyük tehdit, büyük bir hasım güç değil, küresel düzensizlik ve çöküştü: yani terörizm, nükleer silahların yayılması, ticari korumacılık, iklim değişikliği, salgın hastalıklar.
Tek başına olmaz
ABD terörist tehdidi kendi başına ortadan kaldıramaz. İstihbarat paylaşımı, yasaların eşgüdümlü uygulanması, iç güvenlik konusunda işbirliği, Arap toplumlarında reform için birlikte çalışan devletlerin, bundan zarar değil yarar görecekleri konusunda ikna edilmesi.
Kuzey Korelilerin nükleer meydan okuması da aynı durumu yansıtıyor. ABD sadece kendi gücüyle Kuzey Kore'yi nükleer maddeleri teslim etmeye zorlayamaz; yanı sıra Kuzey Kore'de, istilaya ve Irak'takine benzer bir işgale başvurmaksızın rejim değişikliği gerçekleştirecek araçlardan da yoksun. Kaldı ki söz konusu askeri araçlar, ABD'nin Irak'ta başladığı işi tamamlamasına bile yetmiyor. Ve ABD Kuzey Kore'ye yönelik bu araçlara sahip olsa bile, Güney Kore, Japonya ve Çin'in direnişiyle başa çıkmak durumunda kalacak.
Çin'in görüşmelere ev sahipliği yapacağını ilan etmesi de bu yüzden önemli. Çin'in, Kuzey Kore'nin dizginlenmesinden muazzam çıkarı var, zira Japonya ve Güney Kore bu örneği takip edip kendi nükleer silahlarını geliştirmeleri gerektiği sonucuna varabilir. Yanı sıra Çin'in Kuzey Kore'ye basınç yapacak araçları da var, zira Kuzey Kore ile ticaretin aslan payını Çin elinde tutuyor.
Bush yönetimi, Kuzey Kore rejiminin yıkılacağı umudunu bir kenara bırakmalı. Bunun yerine ABD'nin yapması gereken, güvenlik garantileri, diplomatik ödüller ve ekonomik açılımlar sunmak, yanı sıra Çin, Japonya, Güney Kore ve Rusya'yı da bu girişimlerin Kuzey Kore'nin nükleer silahlarını bırakması temeline oturtulması gerektiğine ikna etmek.
İran'ın nükleer programı için de benzer bir çok taraflı diplomasi gerekecek. Zira küresel sorunlar, ortak çözümler gerektiriyor.
Tek kutuplu dönemin sona ermesinin başlıca siyasi sonucu, tek taraflı dış politika tercihinin ABD için ciddi veya sürdürülebilir olmaktan çıkması. Asıl sorular şunlar: Ne tür bir çok taraflılık doğacak? BM'ye ne zaman başvuracağız? Ne zaman bölgesel örgütlere veya çözüm gruplarına yüzümüzü döneceğiz?
Diplomasi bir tercih meselesi olmak zorunda. Fakat bu ancak, Washington dünyanın geri kalanıyla istişarelerinde samimi olursa ve sadece çoktan karar verilmiş bir politikayı uygulamaya çabalamazsa işe yarar. Resmi çok taraflılığı devre dışı bırakma kararı, ancak gerçekten gerekliyse alınmalı. Ve ABD uluslararası toplumla ters düştüğünde, ilk seçenek olarak uygun bölgesel örgütleri (veya BM'yi) devreye sokmayı düşünmeli.
ABD'nin liderliği, sadece Amerika'nın küresel gelişmeleri etkilemekteki muazzam yeteneğinden değil, dünya Amerika'nın katılımı olmaksızın kendisine etkin biçimde çekidüzen veremeyeceği için de vazgeçilmez konumunu sürdürüyor. Fakat liderlerin taraftarlara ihtiyacı var; o taraftarlar da ancak, uluslararası ilişkilerin ilkeleri ve kuralları, o kuralların ihlal edilmesi durumunda ne gibi yaptırımlar uygulanacağı konusunda başkalarıyla mutabakat sağlayan bir dış politikayla kazanılabilir. (18 Temmuz 2005, ABD Dış İlişkiler Konseyi Başkanı)