Duruşmada yaşananlar

Saat sabahın henüz 10'una yaklaşıyor ve İstanbul Şişli Bölge İdare Mahkemesi'nin koridorları sırıtan, şakalaşan ve dikkat çekici bir şekilde iyi giyimli insanlar tarafından dolmaya başlıyor.
Haber: BORIS KALNOKY / Arşivi

Saat sabahın henüz 10'una yaklaşıyor ve İstanbul Şişli Bölge İdare Mahkemesi'nin koridorları sırıtan, şakalaşan ve dikkat çekici bir şekilde iyi giyimli insanlar tarafından dolmaya başlıyor. Bunlar, Batılı basın mensupları, uluslararası örgütlerin üyeleri, parlamenterler ve AB heyeti üyeleri. Hepsi, Türk yargı sisteminin kendini tamamen rezil edişini görmek ve ardından, televizyonlarda, gazetelerde, parlamento komisyonlarında ve dışişleri bakanlıklarında bu konu hakkında yeterince bilgi verebilmek için gelmişlerdi. Ben de aynı şekilde oradaydım. Cümleler, ben orada durup beklerken kendiliğinden oluşuyordu:
"Yazar Orhan Pamuk'a karşı açılan dava... Gerçeği söylediği için dava edildi... Yargıç ve hâkimler sorumluluğu birbirlerine atmışlardı... Dava korkaklık yüzünden ertelendi..."
Yavaş yavaş içeriye itiş kakışsız, sakin, şaka yapmayan ve gülmeyen başka insanlar giriyorlar. Örneğin, kısa bir dönem önce aynı şekilde Türklüğe hakaret suçlamasıyla hüküm giyen Türkiye'nin en tanınmış Ermeni yayıncısı Hrant Dink; defalarca Türklüğe hakaret suçlamasıyla hapis yatan efsanevi Kürt sanatçı Ferhat Tunç; Başbakanlığın isteği üzerine insan haklarının durumuyla ilgili bir rapor yazan ve raporun içeriği hükümetin hoşuna gitmediği için dava edilen Baskın Oran. Peki ya fark edilmeden köşede oturan da kim? O, belki de Türkiye'nin şimdiye kadar yetiştirdiği en heyecan verici yazar, basit, tuhaf ve anlamsız bir şekilde gaddar kaderlerin anlatıcısı Yaşar Kemal. Türk edebiyatının duayeni, iki yıldır Türk medyasından kaçıyor. Son olarak 1999 yılında bir mülakat veren Kemal de, birçok defa hüküm giymiş ve tutuklanmıştı. Onu, kendisine saygı duyan birisi fark ediyor ve ona doğru yöneliyor.
Şimdi açıklığa kavuşuyor ki, Türkiye'nin en narin kişilikleri dayanışma göstermek için gelmişler. Onlar şakalaşmıyorlar, zira yargının farklı düşünenlere vurmasının bir şaka olmadığını biliyorlar. Onlar sevinmek için bir neden olduğunu da düşünmüyorlar.
Hatta davanın düşmesi durumunda bile.
Hrant Dink, "Bu, daha uzun süre böyle devam edecek" diyor. Ve şimdi üçüncü bir grup binaya giriyor: ayaktakımı. Birdenbire bağırılıyor, hakaretler yağdırılıyor, Pamuk'a, hükümete ve yabancılara karşı çağrı yapılan afişler dağıtılıyor. Bir vatansever, "Buradakilerin hepsi Yahudi ve vatan haini. İçlerinde bir tane bile tam Türk yok" diye haykırıyor. Ortam gerginleşiyor. Koridorda şimdi 200 insan var. Küçücük dava salonuna açılan kapı aralandığında ölümcül bir arbede yaşanıyor. Çok az kişi içeri sığabiliyor. İçeride sanki cellat yamağı gibi görünen bir düzine insan duruyor. Öfkeli bir şekilde yabancılara bağırıyorlar: "Yabancılar dışarı, ilk önce Türkler."
Bunlar nasıl avukat?
Aralarından bir tanesi, eski bakan Denis MacShane'i yumrukluyor ve ardından dirsek atıyor. Tuhaf, ancak bu karanlık kişiler avukat cüppesine bürünmüşler. Bunların milliyetçi avukatlardan oluşan müdahil avukatlar oldukları ortaya çıkıyor. Yargıçlar onlara hâlâ nasıl cüppelerini taşıma izni veriyorlarsa?
Ne de olsa burası Türkiye. AB heyeti, Yaşar Kemal ve bir avuç gazeteci dava salonuna girebilmeyi başardı. Herkes ilgiyle, ayaktakımı olan davacı tarafına bakıyorlar ve aralarında kıkırdıyorlar. Bu esnada aralarından bir kişi artık dayanamayarak: "Görüyor musunuz bize nasıl gülüyorlar. Onlar Türk yargısını kontrol etmek istiyorlar. Buna izin vermeyeceğiz. Atatürk'ün dediği gibi 'Geldikleri gibi giderler'."
Yüzünü kin bürümüş bu adamın alnından ter akıyor. Bu, MacShane'i yumruklayan adamın ta kendisi. Burada Yaşar Kemal söze katılıyor ve "ne bağırıyorsun" diye sesleniyor. Nihayet hâkim geliyor ve ardından Pamuk. Üzerinde siyah bir ceket, beyaz bir gömlek ve mavi gözlerinde eğlenceli bir bakış var. Efendi ve sessizce hâkimin karşısına geçiyor. Sonuna kadar böyle kalacak ve tek bir kelime bile etmeyecek. Taşra komedisi başlıyor. Yargıç, davanın 7 Şubat tarihine ertelendiğini açıklıyor, çünkü Adalet Bakanı'nın Pamuk'un hangi yasaya göre yargılanacağına karar vermesi gerekiyor. Bakan bugüne kadar bir cevap vermedi. Salondaki herkes, bakanın muhtemelen hiç cevap vermeyeceği konusunda hemfikir. Böylece dava reddedilmeden ya da sonuçlandırılmadan zamanaşımına uğrayacak. Pamuk'un avukatı, müvekkilinin derhal serbest bırakılmasını istiyor ve hemen müdahil sürüsü bağırmaya başlıyor.
Bu aslında olayın sıradan sonu olabilirdi, ancak müdahil efendiler devamını sağlıyorlar. Daha caddeye çıkar çıkmaz sürü halinde gazeteci avına çıkıyorlar. Tekmeler ve yumruklar atılırken, caddenin öbür tarafında milliyetçiler "Hain Pamuk" diye bağırıyorlar. Bu esnada faşist sağcıların işareti olan bozkurt işareti yapıyorlar. Ardından aralarından bir tanesi MacShane'i yakalıyor. Uzun yıllardır Türkiye'nin AB üyeliğinin savunuculuğunu yapan İngiliz milletvekili aynı gün içerisinde ikinci defa hedef oluyor. Tekmeler arasında onun hakkında ne düşündüklerini de söylüyorlar.
Müdahil avukatlar bu arada çevik kuvvet polisleri tarafından yandaşlarının yanına doğru itekleniyorlar ve yavaş yavaş sükûnet geri dönüyor. Günün sonunda iki şeyden bahsedilmeden geçilmemelidir. AB Parlamen-tosu Türkiye Raportörü Joost Lagendijk, davanın dayanağını teşkil eden 301. Madde'nin tamamen kaldırılmasını ve TCK'nın yenilenmesini istiyor. Langendijk bunun, "Türkiye için kara bir gün olduğunu" söylüyor. Ancak hayata hep iyi tarafından bakmak gerekiyor. Salona ilk girebilmek için mübaşire rüşvet vermek istedik. Mübaşir bu teklifi canı sıkkın olarak geri çevirdi. Yani başınızı dik tutun, en azından bu mübaşir tüm Türk yargı-sının olması gerektiği gibiydi. Bu pekâlâ bir başlangıçtır. (Alman gazetesi, 17 aralık 2005)