Ekmek ve gül yetmez!

Türkiye'de hâlâ 'Eşitlik Çerçevesi Yasası' bulunmuyor. Siyasette kadın kotası yok. Her 7 bin 500 kadın nüfusa bir kadın sığınma evinin açılması gerek; Türkiye'de sayı 13'te kaldı.
Haber: YÜKSEL IŞIK / Arşivi

Her 8 Mart'ta hamaset nutukları atanlar, Türkiye'nin bir 'Eşitlik Çerçevesi Yasası' olmadığını; TBMM'de, 'Toplumsal Cinsiyet Eşitliği İzleme Komitesi' bulunmadığını; Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu'nda kadın kotasının lafının bile edilmediğini bilmiyorlar mı?
Tarihler 8 Mart'ı gösterince hepimiz birden Dünya Kadınlar Günü'nü de vesile ederek, kadınlara yönelik ahkâm kesiyoruz. Bu 8 Mart'ta da, Başbakanı'ndan bakanlarına, belediye başkanlarından siyasi parti yöneticilerine kadar herkes, kadınlara ilişkin bildik cümlelerini serdedecekler. Oysa şiirlerin, şarkıların, öykülerin, romanların, filmlerin, ille de nutukların vazgeçilmez ikincil kahramanı kadınların toplumsal gündelik hayatları, cinsiyetçi kültürün hegemonyası altında ve elbette bin bir zahmetle sürüp gidiyor.
Evde karşılıksız işin, sokakta, işyerinde, okulda cinsiyetçi politikaların kıskacında yaşayan kadınlar, doğuştan ikincil muamele görmeleri yetmezmiş gibi, daha sokağa adımını atar atmaz cinsiyetçi kültürel hegemonyanın baskısıyla karşı karşıya kalıyor. UNICEF'in raporuna göre, "Türkiye'de 640 bin kız çocuğu zorun-lu ilköğretim almıyor. 15 yaş ve üzerindeki nüfusta kadınların yüzde 23'ü okuma yaz-ma bilmiyor." Uluslararası Af Örgütü'nün 2004'te hazırladığı rapora göreyse "Erkekler daha fazla maaş alıyor: Kadınların maaşı erkeklerinkinin yüzde 20-yüzde 50'si oranında. Mülklerin yüzde 92'si ve aile içi üretimin yüzde 84'ü erkeklerin. Kadınlar siyasette yeterince temsil edilmiyor."
Kadınsız Meclis
Küreselleşen dünyanın ayrılmaz bir parçası olma iddiasında bulunan Türkiye'nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler, kadınlara karşı ayrımcılığın önlenmesini öngörüyor; buna rağmen, Türkiye, Anayasa'nın 10. maddesini pozitif ayrımcılık ilkesine uygun düzenlemekte imtina ediyor.
Bu konuda kadın kuruluşlarının girişimleri de, ne yazık ki, yeterli sonucu üretmiyor; çünkü, tam bu noktada, 'her koyun kendi bacağından asılır' neme lazımcı felsefesi devreye giriyor ve cinsiyetçi kültürün teslim aldığı erkek cinsi, elinde bulundurduğu gücü kaybetmektense kadınların yaşadıklarını görmezlikten gelmeyi tercih ediyor. Oysa dünya ölçeğinde giderek yaygınlaşan her ırktan erkeğin dahil olduğu PAYDAY ağı, Küresel Kadın Hareketi'nin kadın taleplerini dile getiren grevine destek veriyor. Çünkü, kadınların yaşadığı her aşağılanma, eninde sonunda aşağılayan cinsi de aşağılanmaya itiyor.
Raporlar birbirini tamamlıyor
Türkiye'de de kadın cinsinin yaşadığı sorunları toplumsal gündeme taşıyan, bu sorunların çözümü için erkek egemen kamusal yapılardan sivil toplum örgütlerine kadar bir dizi çevreyle görüşüp, onların desteğini yanına alma çabasında olan kuruluşlar bulunuyor. Bunlardan Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Vakfı ve Uçan Süpürge, üstlendikleri misyona uluslararası boyut kazandırmış durumdalar. Adı geçen kuruluşlar tarafından ayrı ayrı hazırlanıp, 20 Ocak'ta BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) Komitesi'ne sunulan raporlar birbirini tamamlıyor.
Raporlar, her yüz kadından 97'si gibi büyük bir oranın şiddete uğradığını gösteriyor. Tam da bu nedenle her 7 bin 500 kadın nüfusa bir Sığınma Evi'nin açılması gerekirken, Türkiye'de bu sayının 13'le sınırlı kalması, kamusal zihniyetimizin çapını gösteriyor. Sorunun şiddetle sınırlı olmadığını hepimiz biliyoruz. Yapılan araştırmalar, kadınların karar alma mekanizmalarında olmadığını gösteriyor; Türkiye bu alanda, 109 ülke arasında 103. sırada. Büyük bir tantanayla çıkartılan ve nisan ayında yürürlüğe girecek yeni Türk Ceza Kanunu'nda, 122. maddesinde olduğu gibi, toplumsal cinsiyet ayrımcılığı yapan hükümler varlığını inatla koruyor.
Bilindiği gibi yasa önündeki eşitlik, fiiliyatta aynı anlama gelmez. Yine de toplumun cins ayrımcı kültürel hegemonyadan arındırılması için önlem alınması, kamu yönetiminin önemli görevleri arasında olması gerekiyor. Örneğin Türkiye'nin bir 'Eşitlik Çerçevesi Yasası' yok. TBMM'nde, 'Toplumsal Cinsiyet Eşitliği İzleme Komitesi' bulunmuyor. Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu'nda kadın kotasının lafı bile edilmiyor. Oysa raporlarda da dile getirildiği gibi, dünya deneyleri, yüzde 30 oranında bir kadın kotasının konulmasını, toplumsal cinsiyet rollerinin değişmesinde önemli bir aşama olarak gösteriyor.
Kadınların işgücüne katılım oranının yüzde 26 olduğu; bu oranın kentlerde yüzde 17'ye kadar düştüğü; üstelik çalışan kadınların yüzde 49'unun ücretsiz aile işçiliği yaptığı da biliniyor. Bu oranın düşüklüğünün iki nedeninden birini ücretsiz ev işçiliği, diğeriniyse yeterli ve ucuz çocuk bakım merkezlerinin olmaması oluşturuyor. Toplumsal ortak zahmet olan çocukların bakımının kadınlara yüklenmiş ol-masını sorgulayacak bir mekanizma olmaması da bu süreci katmerli hale getiriyor. 550 milletvekilinden 24'ü, 3 bin 216 belediye başkanından 19'u, 3 bin 184 il genel meclisi üyesinden 54'ü, 34 bin 477 belediye meclisi üyesinden 864'ü sadece kadınlardan oluşuyor. Bu kadınların başarıları da, muhtemelen, kendi cinslerine yabancılaşmalarından kaynaklanıyor.
İstihdam politikaları
Bütün koşullar eşit olsa bile istihdam politikası erkeklerin lehine. Kadın istihdamı, evlenmeme ve çocuk yapmama koşullarını içeren sözleşmeler eşliğinde, genellikle yardımcı hizmetler alanında gerçekleştiriliyor.
İmzaladığı uluslararası sözleşmelere rağmen, kamu, kadın yönetici istihdam etmemekte direniyor. Bu ülkede kadın müsteşar bulunmuyor; kadın genel müdürlerin sayısı iki elin on parmağını geçmiyor. Diğer yönetici pozisyonundaki kadınların sayısının lafını etmeye bile değmez. Eğitim, bilgi, birikim ve tecrübenin kadının lehine olduğu durumlarda bile bir tercih yapmak durumunda kalan kamu kuruluşları, erkekleri tercih ediyor.
Kadınların 8 saatlik iş günü için yaptıkları direnişin günü olan 8 Mart, artık, kadın haklarının kazanılması, korunması ve geliştirilmesini simgeliyor. 25 Kasım ise 1960'ta Dominik Cumhuriyeti'nde diktatörlük rejimi döneminde, işkenceyle öldürülen Minerva, Maria Teresa ve Patria Mirabel adlı üç kız kardeşin trajedisinden esinlenilerek kadına yönelik şiddete karşı uluslararası mücadele gününü sembolize ediyor. Bu iki gün, toplumsal cinsiyetçi ayrımcılığa karşı olmayı bize anımsatıyor. Her 8 Mart'ta hamaset nutukları atanlar, Türkiye'nin bir Eşitlik Çerçevesi Yasası' olmadığını; TBMM'nde, 'Toplumsal Cinsiyet Eşitliği İzleme Komitesi' bulunmadığını; Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu'nda kadın kotasının lafının bile edilmediğini bilmiyorlar mı?
'İmza'dan sonrası
Artık, CEDAW'a imza atmak ya da 8 Mart kutlamalarına katılmak yetmez; toplumsal cinsiyetçi her türlü uygulamayı, yarattığı kültürel söylemle birlikte toplumsal hayatımızdan çıkartıp atmamız gerekiyor.
Her toplumsal sorun, biraz da bireyseldir. Bir oğlumuz var; henüz bir yaşında. Annesinin karnında taşıdığı dokuz aylık süre hariç, o güzelim toplumsal ortak zahmetimizin bakımını, ne bir eksik ne bir fazla, eşimle birlikte yürütüyoruz. Bu da eşimin işine daha fazla zaman ayırmasını sağlıyor. Peki ne oldu dersiniz? 'Ekmek ve gül'den daha fazlasını talep eden her kadının başına ne geldiyse eşimin başına da o geldi. Demokratik bir iş ortamının yaratılmasında ısrar ettiği için, onu, mesleğini icra edemeyeceği bir yere sürdüler. Sürenlerin solcu olduğu söyleniyor; ben inanmamakta diretiyorum!
Yüksel Işık: Araştırmacı yazar