Eleştiri yokluğu ve neo-milliyetçilik

Son günlerde manşetleri işgal eden haberlere bakınca, muhtelif cephelerden eşgüdümlü biçimde atağa kalkmış bir milliyetçilik furyası ile karşı karşıya kaldığımızı görmemek imkânsız.
Haber: FÜSUN TÜRKMEN / Arşivi

Son günlerde manşetleri işgal eden haberlere bakınca, muhtelif cephelerden eşgüdümlü biçimde atağa kalkmış bir milliyetçilik furyası ile karşı karşıya kaldığımızı görmemek imkânsız. 1920'lerde İngilizler tarafından Şehzadebaşı Karakolu'nda şehit edilmiş askerlerimizi 47 yıl sonra ansızın hatırlayıp anmaktan, AB karşıtı 'yurtsever' mitinglere, yabancıların mal almasını engelleyen Anayasa Mahkemesi kararından, bilimsel hayvan adlarında etnik temizliğe, Nazi ideolojisinin el kitabı 'Kavgam'dan Amerikan aleyhtarlığının fantezi simgesi 'Metal Fırtına'nın satış rekorları kırmalarına kadar, kamuoyu her taraftan abluka altına alınmış, bu bağlamda genel bir oydaşma yaratılmaya çalışılmaktadır.
Bu furyayı 'neo' (yeni) milliyetçilik olarak nitelendirmemizin nedeni, milliyetçilik kavramının içeriğinde son yıllarda meydana gelen değişikliktir. Soğuk Savaş'ın bitiminden ve bilhassa Türkiye için AB sürecinin başlamasından bu yana, liberalleşen ortamda birbirlerine sığınmaktan başka çareleri kalmayan milliyetçi muhafazakâr sağ ile ulusal solun iş ve güç birliği yapmalarının sonucunda, bu hareketin solun anti-emperyalizminden gelen Batı karşıtı bir boyut kazanmış olduğu tartışılmaz bir gerçek. Kurtuluş Savaşı sonrası, Atatürk önderliğinde aşılan Batı karşıtlığını bugün için doğrulayabilmek zorunda kalan sağ kanat, bunu canlandırdığı Kuvayı Milliye referansını kullanarak yapmaya çalışmakta, sol ise araca değil amaca endekslendiği için bu referansı oportünist bir biçimde sahiplenmektedir. Dünkü Mao'cuların bugünkü canhıraş milliyetçiliği bunun en somut göstergesidir.
Bu gelişmelerin özellikle AB'ye katılım süreci başladıktan sonra ortaya çıkmasını kuramsal olarak açıklamak mümkün. 1930'larda ortaya çıkmış olan antropolojik bir yaklaşıma göre, kendilerini kuvvetli bir dış gücün baskısı altında hisseden uygarlık ve toplumlarda sosyal gerginliğin tırmandığı, milliyetçilik ve ırkçılığın körüklendiği, siyasi söylemin saldırganlaştığı ve dış baskı kaynağına karşı akılcılığa aykırı düzeye varan bir düşmanlığın belirdiği biliniyor. Nitekim AB'nin demokratikleşme, Kıbrıs ve şimdi de Ermeni sorunu etrafında tetiklediği tartışmalar, özeleştiriye olduğu kadar eleştiriye tahammülsüz Türk toplumunda neo-milliyetçiliğin ivme kazanmasında başlıca rolü oynuyor. Irak sorunsalı etrafında düğümlenen Türk-Amerikan ilişkileri de aynı tepkiden nasibini alarak ortaya toptancı ve paranoyak bir Batı düşmanlığı çıkmaktadır.
Bunun halen en geçerli şekli sistematik bir ABD aleyhtarlığıdır ki, sırf bu yüzden Suriye'nin Lübnan'a yönelik işgalci siyaseti, dünyanın ve Lübnan halkının tepkileri hiçe sayılarak ve 1998'e kadar Şam'ın Türkiye'deki bölücü teröre arka çıktığı unutularak desteklendiği izlenimi verilmektedir. Bu tutumun, egemenlik yanlısı olayım derken bölgesel emperyalizmi hoş gören bir çifte standart mesajı verdiği de göz ardı edilmemelidir. Olayın asıl vahim yönü, neo-milliyetçiliğin AB ile bütünleşmeyi amaçlayan Türkiye'nin çağdaş dış politika öncelikleri ile çelişki içersinde olması, ve Batı'daki Türkiye tartışmasını olumlu bir yöne çevirmeye çalışması gereken Ankara'nın böylesine dogmatik bir tepki politikasını giderek benimseme eğilimi göstermesidir. Bu eğilimin aktörleri ise, söylem ve eylemleriyle devletin her türlü kesim ve kademesini, muhalefeti, onları destekleyen diğer muhtelif çevreleri kapsamakta, iç ve dış baskılardan bunalan AKP ise son günlerde aynı yöne doğru sürüklenir görünmektedir. İktidar düzeyindeki bu rota değişikliğinin, arada bir eski dürtülerine bilinçsizce yenilme alışkanlığından mı yoksa kendini koruma amaçlı ve dolayısıyla bilinçli bir tutumdan mı kaynaklandığı henüz meçhul görünmektedir.
Bu genel gidişatın iki açıdan tehlikeli olduğu muhakkaktır. İç politika bağlamında toplumsal kutuplaşmanın ve radikalleşmenin yanı sıra azınlık ve yabancılara karşı ayrımcılık ve düşmanlığı kamçılayabilecek bir neo-milliyetçilik, dış politikada ise Türkiye'yi çağdışı bir izolasyona iter ve Avrupa rüyasının sonu olabilir. Kim bilir, belki de istenilen budur...
Dr. Füsun Türkmen: Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi