Emeğin temsilindeki kriz

Değişen dünya ve değişmeye başlayan Türkiye şartları içerisinde, birçok kurum ve kuruluşun olduğu gibi sendikaların da 'eski kalıp ve yapı'larını uzun süre devam ettiremeyecekleri...
Haber: MAHMUT ARSLAN / Arşivi

Değişen dünya ve değişmeye başlayan Türkiye şartları içerisinde, birçok kurum ve kuruluşun olduğu gibi sendikaların da 'eski kalıp ve yapı'larını uzun süre devam ettiremeyecekleri, mutlaka yeni formatlar, yeni kavramlar ve yeni kurumsal yapılara kavuşmaları gerektiği bugün artık fiili bir gerçeklik olarak ortaya çıkmıştır.
Sendikaların ayakta kalabilmeleri için (her kurumun olduğu gibi) mutlaka değişen ülke ve dünya şartlarına uyum gösterebilmeleri, hatta önceden koku alma, öngörülülüğü ve feraseti kurumsal bir meleke haline getirmeleri elzemdir. Artık eski malzemelerle yeni yapı inşa etmek dönemi kapanmaktadır.
Yıldırıcı bir kavram: Rekabet
Yeni dünyanın yıkıcı ve yıldırıcı kavramlarından birisi olarak en
öne çıkan rekabet, sen-dikaları da etkilemektedir. Sendikalar koştukları kulvarda hem rakipleriyle, hem de kurumsal kimliğiyle bulunduğu işyerine katacaklarıyla rekabete hazır olmalıdırlar. Yani sendikalar hem hemcinsleri olan sendikalarla hem de işverenlerle rekabet etmek zorundadırlar.
Başta Avrupa Birliği (AB) olmak üzere diğer uluslararası ilişkiler, sendikacılığın da 'ulusal formatlar'ın dışına taşmasını gerekli kılmaktadır. Ancak; ülkemizde varolan sendikacılığın ulusal formatların dışına taşabilmesinin yolu: kendisini bütünüyle bir özeleştiri ekseninde yoğunlaştırması, yeni ve kabul edilebilir argümanlar ortaya koyabilmesi, etki-tepkiye kilitlenmiş 'red ve kabul'lerini 'katkı'ya dönüştürmesi gibi temel değişim dinamiklerine kavuşması gerekiyor.
Eski kalıplar ülkesi
Bu bağlamda; ülkemizdeki sendikal harekete baktığımızda, hâlâ eski kalıpların muhafaza edildiğini, sendikal hareketin üzerine hızla gelen küresel dalgalara karşı yelken açmak yerine duvar örmek gibi sonuçsuz bir uğraş içinde oldukları gözlerden kaçmıyor.
Bazı memur ve işçi sendikalarının küresel gerçekler karşısında panik-atak halinde bir sığınma psikolojisi içerisinde eski ideolojik, sınıfsal şablonlarından imdat istemeleri; büyük bir işçi konfederasyonunun hâlâ eski Demirperde ülkelerindeki hantal işletme görüntüleri, statükoya tabi kılınmış konumları ülkemizdeki sendikal hareketin kendisini yenilemesi önünde önemli engellerdir.
Ahlak yerine oportünizm
Kurumsal değişim ve dönüşüme ilişkin kimi sendikal söylemler ise 'damak tadı'nın ötesine geçememiş, mevcut sendikal harekete ilişkin, sendika mensupları tarafından yöneltilen eleştiriler de ahlaki bir duruştan çok oportünist bir görüntü içermektedir. Çün-kü, sendikalara yönelik, doğru bir istikameti ihtar etmesi ve 'özeleştiri' bağlamında değerlendirilmesi gereken eleştiriler, kişisel prestij kaygısını aşamamaktadır.
Bu çizgide baktığımızda: Ülkemizdeki sendika ve sendikacı imajının gün geçtikçe negatifleşmesine karşı kimi sendikacılarca ezber tekrarları aşamamış bir şekilde (kendilerinin de içinde olduğunun bilincini yitirerek) çözüme, durum değişikliğine, imaj değişikliğine ve yeni yapılanmaya yönelik herhangi bir çaba ortaya konulmamaktadır. Bir sorunu ortaya koymak aynı zamanda o sorunun çözüm arayışlarını da beraberinde getirmelidir. Ülkemizdeki kurumsal statükoda direnişin, kurumlara getirilen eleştirilerde atlanan ve bir türlü kurumsal değişimin gerçekleşmemesinin temel bir nedeni vardır. O da: Bireysel olsun kurumsal olsun herkesin 'kendini hariç tutarak' olaylara yaklaşması, eleştirilerde bulunmasıdır.
Popülist kaçış
Sendikalarda imaj değişikliği olabilmesi için, her şeyden önce sendikacıların bir muhteva değişikliği sürecine girmeleri gerekir. Dünün katı, eskimiş ideolojik kalıplarından kaçıp bugünün demokrasi ve özgürlükler gibi popüler kavramlarını sığınmacı bir biçimde kullanmak, bir muhteva değişikliği değil, popülist kaçış ve sığınmayı ifade eder.
Sendikaların bir türlü bağımsız bir sivil toplum örgütü olarak kendilerini ortaya koyamadıkları eleştirileri de zaman zaman ifade edilmektedir. Bu tespite katılmakla birlikte, bu tespiti de gene bir yanlışı genelleştirme yanlışı olarak doğru bulmuyoruz. Çünkü bu tür eleştirilerde bir renk körlüğüne düşüldüğü gözden kaçırılmaktadır. Biz burada bir kurumsal ve mesleki taassup içerisinde değiliz. Söylediklerimizi yanlış konuşlanmış ve böylece atışlarının hedefini net olarak belirleyememiş bir zihin yapısına yöneltiyoruz.
STÖ ve siyaset ilişkisi
Sivil toplum örgütleri (STÖ) ile siyaset ilişkileri de oldukça tutarlı olmak durumundadır. STÖ-siyaset ekseninde kimi zaman ortaya çıkan bazı kritik süreçler STÖ'lerin duruş-larının test edileceği süreçlerdir. Manipüle edilmiş süreçlerde 'durumdan vazife çıkarmamak' kişilikli bir sivil toplum örgütü çizgisini daha da muhkemleştirecektir.
Kuşkusuz sendikal hareket, özeleştiri ve eleştirilerle güçlenir, tahkimlenir ve rehabilite edilir. Hatta özeleştiri ve eleştiri bir hareketin hele de sendikal hareket gibi sürekli dinamik olmak zorunda
olan bir hareket için 'olmazsa olmaz' bir gerekliliktir. Ancak; yukarıda belirttiğimiz gibi 'kendini hariç tutarak eleştiri' kurumsal katkı niteliğinde değil, popüler kaygı niteliğinde bir sapma olarak ortaya çıkar.
Sendikalar Yasası tartışılırken
Son günlerde değişmesi gündemde olan Yeni Sendikalar Yasası'na kimi sendikaların getirdiği eleştirilerdeki temel gerekçeyi doğru görmek gerekiyor. Sendikal örgütlenmenin önünü açacak, sendika içi demokrasiyi geliştirecek, sendika dışı mihrakların etkilerini önleyecek, kendi işlevini bağımsız olarak yerine getirebilecek bir sendikal yapı bizim oluşturmak istediğimiz bir yapıdır. Böyle bir yapıdan kaygı duymak sendikal etikten yoksunluktur, art niyetliliktir.
Ülkemizdeki kurum ve kuruluşların en önemli açmazlarından birisi de söylemlerin parlak, eylemlerin flu olmasıdır. Sendikal alanda da birilerinin, kendini yok sayarak, kendini ayrı tutarak söylem ve eylem sergilemesi düalist-çift kişilikli bir travmatik haldir. Kendi doğrularını sanal söylem haline getirerek bunlara 'iman etmek' hiç de etik olmayan bir tavırdır. Neyin, hangi söylemin prim yaptığına göre davranış kalıpları oluşturmak ve kendilerinin de sendikal bürokratik sınıfın bir parçası olduğunu unutmak önemli bir sendikal hafıza kaybıdır. Evet... Sendikacı kimliğimizle önemli bir özeleştiri kulvarındayız...
Tutarlılık şartı
Bir sendikacının, kendisinin de içinde bulunduğu alana ilişkin eleştirilerde, kendini hariç tutmadan ve tutarlılığını koruyarak tavır alması hem doğaldır hem de gereklidir. Ne var ki bu eleştiri tavrının hangi ihtiyaçlardan kaynaklandığı kuşkulardan arındırılmış ve son derece açık bir biçimde ortaya konulmuyorsa, karşı çıkılan şeylerin bizzat yaşatıcısı olarak, bu ifade ve açıklamalar adeta bir suç itirafı ya da (hukuki deyimle) 'cürmü meşhut' olarak ortaya çıkar. Toplumda yerleşik sendika ve sendikacı imajını yeniden gerçek bir hak ve emek temsilciliğine büründürebilmek, yani güven yenilemek sadece sanal eleştirilerle yerine getirilemez.. Kimi kurum ve kesimlerde varolan birtakım çarpık ilişkileri arenaya taşımak ve bunlardan prestij ummak, kuşkusuz bir beslenme kaynağı olabilir, ancak, ahlaki bir beslenme kaynağı olamaz!
Ayrıca popüler eleştirilerden veya yanlışların düzeltilmesinden yola çıkılarak doğru bir duruşun oluşturulamayacağının bilincinde olunması da büyük önem taşır.
Mahmut Arslan: Hizmet-İş Sendikası Genel Başkanı ve Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkan Yardımcısı