Endişeli Nurjuvazi

Türkiye'de Nurjuvazinin, onca yıllık mücadele sonucu vardığı noktada soluklanmaya, huzura ihtiyacı var.
Haber: AYDIN UĞUR / Arşivi

Bu ülke son yüz elli yıldır, başka ülkelerde örneğine az rastlanan bir dalgalanmaya sahne olageldi: Birden fazla burjuvazi oluşumu, birbirini kâh yok ederek kâh öteleyerek, yükselişten düşüşe uzanan güzergâhlarda ilerledi, ilerliyor. Osmanlı ülkesi ilk burjuvazi dalgasıyla 19. yy’ın ikinci yarısında tanıştı. Bu ilk dalga, dünya pazarlarıyla temas içindeki, büyük ölçüde Hıristiyan Osmanlı tebaasından ve kuşaklar boyu Osmanlı topraklarını yurt seçmiş Levanten tüccarlardan oluşuyordu. Kabaca, İttihat ve Terakki’nin milli iktisat politikası olarak adlandırılan arayışının başlangıcına (1910) uzanan yarım asırlık bu dönemde Müslümanların, hayatlarını çoğunlukla ya devlet memuru ya da -özellikle Anadolu’da- küçük tarım işletmecisi/çalışanı olarak sürdürdüklerini söylemek yanlış olmaz.
Balkan Savaşı ile Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda parçalanan imparatorluk her türlü açıdan olduğu gibi sınıflar ve halklar bakımından da bir hercümerc yaşadı. Suların dinmesi kolay olmadı. Bir sürü acı ve kopuştan oluşan zincirin son halkası mübadeleyle geldi. Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında Hıristiyanların ve Levantenlerin oluşturduğu burjuvazi sınıfından geriye çok cılız bir artık kalmıştı.
Yeni Cumhuriyet, ülkede girişimci denilebilecek -bırakın sınıfı- zümre dahi kalmadığından ilk yıllarında devletçilik politikasını benimsemekten başka çıkar yol bulamadı. 1950’lerle birlikte toparlanan dünya ekonomisinin olumlu etkisiyle Cumhuriyet fon transferleri aracılığıyla seküler dünya görüşlerinden kuşku duymadığı bir kesim eşrafı yavaş yavaş girişimciliğe adım atmaya cesaretlendirdi. İktisadi Devlet Teşekkülleri bu yeni grubun işletmelerinde görev yapacak yöneticiler için bir fidelik işlevi gördü. Yeni Türk burjuvazisi ister sermayedarlarıyla ister profesyonel yöneticileriyle olsun devlet eliyle yaratıldı. Ortak özellikleri, seküler dünya görüşüne ve onun temsilcisi olarak belledikleri Batı’nın (muasır medeniyet) değerlerine olan bağlılıklarıydı.
2000’lere kadar maddi ve sembolik nimetlerin sofrasında başköşede bu sınıf oturdu. Gelgelelim, bu arada bir toplumsal köstebek gözlerden ırak biçimde mesafe almaktaydı. Devlet eliyle dağıtılan imtiyazlara erişmekte engellerle karşılaşan muhafazakâr kesim içinden bir girişimci zümre, yükselen küreselleşmenin tanıdığı fırsatları iyi değerlendirmeyi bildi. Bir yandan güçlü iç dayanışma ağları kurarken beri yandan orta ölçekli firmaların kolay boy gösterebildiği dünya pazarlarında başarılara imza atar oldu. ‘Anadolu Kaplanları’ lafı bu başarılara işaret etmekteydi. Paradoksal biçimde küresel zeminlerden en çok faydalananlar yerel değerlere en yakın duran kesimin mensuplarıydı. Yüksek ekonomik performans bu kesimin iç bünyesindeki dayanışmayı daha da sağlamlaştırmasına yardım etti. Dayanışma ağları, dönüp, ağ üyelerinin ekonomik imkânlarını genişletti. Gülen Cemaati’nin bu dönüşümdeki rolü, çok dillendirilmese de, herkesçe bilinen bir olgu. Bu sebeple son 15-20 yılda vücut bulan bu yeni muhafazakâr üst-orta sınıfa ‘Nurjuvazi’ demek çok ters olmayacaktır. AKP iktidarı Nurjuvazinin görece mütevazı boyutlarının genişlemesini hızlandırdı; devlet elindeki fırsat kapılarından geçiş üstünlüğünü muhafazakâr girişimcilere bahşetti. Baktığınızda iki farklı değerler manzumesi; iki farklı referans çerçevesi. Gelgelelim, bir öncekilerde olduğu gibi bu sınıfın da palazlanmasının ardındaki hızlandırıcı etken, devlet desteği. O yüzden herkes için devlet hâlâ Ruh-ül Kudüs. Devletin başındaki de ‘Baba’nın ete kemiğe bürünmüş hali.
Ne var ki maddi ve sembolik nimetler pastası o kadar hızla büyümediğinden sofraya yeni oturanlar eskilerin tabaklarına çatal uzattıkça hâlâ hır çıkıyor. Ama bu hırın belli bir düzeyi aşmamasında herkesin menfaati var. Doz kaçarsa sofranın tadı kaçar; hatta bizatihi sofra tarumar olabilir. Sayın Başbakanımızın son haftalarda benimsediği dil, dozun kaçması tehlikesini beraberinde getiriyor.
Bu durum, Margaret Thatcher’ın son dönemini akla düşürüyor. Thatcher hem partisini hem ülkesini hem de zihinleri demir elle yönetmişti. Siyaset sahnesinin mutlak hâkimiyken -iktidarda on yıl kalmanın  yıpratıcılığının da katkısıyla- resmi adı Community Charge olan ama halkın dilinde ‘Poll Tax’ (kelle vergisi) olarak geçen yeni bir vergiyi devreye soktu. Baş ideoloğu olduğu neo-liberal politikalar sonucu erimiş olan sosyal devletin esirgeyici uygulamalarından yoksun bırakılan kitleler 1990 baharında meydanlara döküldüler; İskoçya’dan başlayarak ayaklanmanın eşiğine geldiler. Thatcher kararından dönmedi. Bu olayları hiç beklenmedik bir gelişme izledi: Muhafazakâr Parti , liderini başkanlıktan düşürdü. Sofra tehdit altına girmişti. Yenilmez lideri kendi ekibi alaşağı etti.
Elbette, Türkiye ayrı, Büyük Britanya ayrı. Ama menfaat geometrileri, sınıfsal davranışlar, dünyanın farklı köşelerinde, birbirlerinden o kadar uzak değiller. Her yerde, lider, dayandığı toplumsal sınıflar, gruplar için taşınmaz bir yük haline gelirse vazgeçilir olmaya başlıyor.
Türkiye’de Nurjuvazinin, onca yıllık mücadele sonucu vardığı noktada soluklanmaya, huzura ihtiyacı var.
‘Endişeli Nurjuvazi’nin ne yapacağı belli olmaz.