Ergenekon ve sol

'Ergenekon' hükümeti devirmeye teşebbüs ettiği suçlamasıyla yargılandı ve mahkûm oldu. Ancak zamanında bu örgütün hedefi olmuş, kurbanlar vermiş, mücadele etmiş sol harekette bir sevinç belirtisi yok.
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Soğuk Savaş döneminde NATO’nun ileri karakolu olan Türkiye ’nin anti-komünist gizli devlet örgütünün adının ‘Ergenekon’ olduğu ifşa edildiğinde, Türk milliyetçiliğinin beslendiği ‘Ergenekon Destanı’ hatırlanarak, pek de şaşırılmamıştı. Komünizme karşı mücadelenin asli gücü olan milliyetçilerin, ‘Bozkurtlar’ın içinde toplanacağı bu illegal örgütlenmenin böyle bir isim altında faaliyet göstermesine şaşırmayanlar daha sonra, 90’lı yılların sonlarında benzerleri diğer NATO ülkelerinde tasfiye edilirken Türkiye’de tasfiye edilmemesine de şaşırmadılar. Çünkü burası Türkiye idi ve devletin hikmetinden sual olunmaz idi!
70’li yıllarda adı ‘Kontrgerilla’, 90’larda ‘Ergenekon’, 2000’lerde ‘derin devlet’ olan ve 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in veciz sözleriyle ‘devletin rutin dışına çıkması’nın aracı olan bu örgütlenmenin tasfiyesi, demokrasi mücadelesi açısından temel bir sorundu. Bir kısmı suyun üstünde, yasal ve hukuki kurallara göre çalışan ama diğer kısmı suyun altında ve kendisine ya da rejime karşı olanları istediği gibi etkisizleştiren, imha eden buzdağı gibi bir devlet ile demokratik bir sistemin var olması mümkün değildi. 70’li yılların sonlarında iktidar olduğunda öğrendikleri karşısında Bülent Ecevit’i bile dehşete düşüren bu devlet aygıtı ve anlayışı, tasfiye edilmeden muhaliflerin, solun yaşam hakkına kavuşması çok zordu. Nitekim çeşitli dönemlerde toplumsal muhalefet, sol hareket bu konuda kampanyalar yürüttü, “Kontrgerilla dağıtılsın” diye duvarlara az yazı yazmadı, az afiş asmadı, az miting yapmadı…

Sol sevin(e)miyor
O zamanlar, “Bir gün gelecek ‘Ergenekon’ adı altında bir dava açılacak ve eski Genelkurmay Başkanı dahil, generaller, üniversite rektörleri, gazeteciler yargılanacak ve en ağır cezaları alacaklar” dense herhalde inanılmazdı. Ancak 70’li yıllarda inanılmaz gibi gelen şey oldu! ‘Ergenekon’, hükümeti devirmeye teşebbüs ettiği suçlamasıyla yargılandı ve mahkûm oldu. Ancak zamanında bu örgütün hedefi olmuş, kurbanlar vermiş, mücadele etmiş sol harekette bir sevinç belirtisi yok. Bir kısmı suskun veya mesafeliyken, bir kısmı ise açıkça mahkûmiyetlere karşı çıkıyor, kararları ‘hükümsüz’ veya ‘intikam aracı’ ilan ediyor.
‘Balyoz’ davasından sonra ‘Ergenekon’ davasında da ağır cezalar yağmasını solun kutlamamasının çeşitli nedenleri var tabii. Ama bu nedenler arasında liberal veya milliyetçi/ulusalcı kesimlerin üzerinde çok durduğu usulsüzlükler, delillerin zayıflığı gibi hukuki unsurlar pek yoktur herhalde. Çünkü solun yargılandığı davalarda bunlarla kıyaslanmayacak usulsüzlüklerin, keyfiliklerin olduğu biliniyor. Daha yeni ‘Devrimci Karargâh’ adı altında görülen davada iki sol partinin başkanlarına, SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan ile SYKP Eşbaşkanı Tuncay Yılmaz’a hangi delillere dayanarak ceza verildi ki? Yani sol kendisine yapılanlardan, yaşadıklarından bu ülkede siyasi davaların nasıl yürüdüğünü ve sonuçlandığını biliyor. Dolayısıyla tanıklar dinlenmedi, dosya bilirkişiye gönderilmedi, adil yargılanma hakkı çiğnendi diye itiraz ediyor veya mesafe koyuyor değildir. Ergenekon’da ‘solcu’ olarak bilinen Yalçın Küçük, Doğu Perinçek ve bazı İşçi Partililer veya Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay gibi isimler de ancak solun bir kısmını, ulusalcı hassasiyetleri olanları etkiler. Solun büyük kısmı bu gibi isimler de davaya dahil edildi ve cezalandırıldı diye mahkemenin meşruiyetini tartışmaz.
Solun bu davalarla kurduğu ilişki elbette AKP hükümeti, hatta bizzat Tayyip Erdoğan dolayımıyla oluyor. 11. yılına giren AKP iktidarı son zamanlarında iyice pervasızlaşmışken, Gezi direnişinde kendisine karşı bir komplo, Mısır’daki gibi bir darbe hazırlığı bulmuşken ve böylesi bir propaganda eşliğinde otoriterleşmeye hız vermişken solun Ergenekon davasına sevinmesi kolay değil elbette. Her muktedir gibi kendi suretinde bir Türkiye oluşturmaya yönelen Erdoğan, bu ülkenin özgürlük ve demokrasi mücadelesine yeni bir soluk getiren Gezi direnişçilerine en ağır saldırılarda bulunurken Ergenekon davasının bu şekilde sonuçlanmasından acaba ne kadar memnundur? Zaten Genelkurmay Başkanı Başbuğ’u kurtarmak için açıkça harekete geçmesinin ötesinde Gezi direnişçilerine karşı polisin ‘destan yazdığını’ söyleyebilen bir iktidarın Ergenekon davasından murat ettiği şeyin daha demokratik, daha şeffaf, daha özgürlükçü bir devlet yapılanması olabilir mi?
İslamcı kimlikleri nedeniyle 12 Eylül’den sonra bir ay gözetim altında kalmış bir cumhurbaşkanı ile 28 Şubat’tan sonra dört ay hapis yatmış bir Başbakan’ın yönetimindeki Türkiye’nin Soğuk Savaş kalıntılarıyla mücadelesi ve 21. yüzyılda Türkiye’yi yeniden inşa etmesi, işte böyle ve işte bu kadar oluyor. Gezi direnişçilerine acımasızca saldırırken Divan Oteli’ne sığınmalarını bahane edip Koç Holding’e, Başbakan’ın kahvaltı davetine gelmedi diye şarkıcı Edip Akbayram’a maliye müfettişlerini, Gezi direnişiyle dayanışma içine giren sanatçılara ise narkotik polisini gönderebilen bir iktidarın Ergenekon davasını nasıl bir araç olarak kullandığı elbette düşünülmek ve tartışılmak durumundadır.
Öte yandan, bu davalar AKP’nin pek övündüğü ‘reformcu’, ‘değişimci’ kimliğini de ortaya koyuyor. Türkiye’yi yeniden inşa etmekte olan AKP 11 yıl boyunca ‘Kürt açılımı’, ‘Alevi açılımı’, ‘Roman açılımı’ veya ‘yargı reformu’, ‘eğitim reformu’ deyip de ne yaptıysa veya yapmadıysa bu davalarda da aynı şeyler oluyor. Yani hiçbir açılım, reform veya yargılama sonuna kadar gitmiyor, ancak AKP’ye dokunan veya tehdit eden yönleriyle yeniden düzenleniyor. Kürt sorunundan eğitim sorununa kadar atılan hangi adım, yapılan hangi yeni düzenleme gerçekten demokratik ve özgürlükçü bir sonuç verdi? Dolayısıyla Balyoz ve Ergenekon gibi davalarla da Türkiye’nin askeri darbelerle ilgili makûs talihi yenilecek veya tümden değişecek değil. AKP bu davaları demokratik ve anti-militarist bir toplumsal bilinç geliştirmek için zerre kadar değerlendirmedi.
Ancak bu gerçeklere rağmen Balyoz ve Ergenekon ‘tarihsel davalar’ olmaktan çıkmıyor. Bu davaların daha ileri sonuçlar vermemesinin, daha köklü noktalara doğru ilerleyememesinin önemli bir nedeni de AKP’yi soldan eleştiren, sıkıştıran etkili bir siyasi gücün olmamasıdır. Soğuk Savaş sürecinden, bütün darbelerden en fazla mağdur olmuş, en fazla eziyet görmüş olan sol hareket ve son 30 yılda on binlerce kurban vererek bugün hükümetle pazarlık halinde olan Kürt hareketi, bu davalar karşısında suskun veya mesafeli kalmayıp, nasıl ve neden daha ileri gidilmesi gerektiğini anlaşılır bir tarzda ortaya koymak zorunda. Ama bunun için de 21. yüzyılda Türkiye’yi yeniden inşa etmeye birlikte talip olmalılar. ‘Gezi Direnişi’ bunun mümkün olduğunu göstermedi mi?